arı



Bismillah



SİN VE SENA



Denizler ve Nehirler


Denizler ve Nehirler

Sin ve Sena kardeşler,

Gökyüzündeki Güneş, Ay ve yıldızlardan;

Havadaki bulut, yağmur, gök gürültüsü ve şimşekten;

Yeryüzünden ve yeryüzündeki dört mevsimden ders alıp kendilerinin de yaratıcısı olan Allah (cc)’ı tanımaya çalışıyorlar, fakat Allah (cc)’ı tanımanın ve öğrenmenin sınırı olmadığını ve Allah (cc)’ı tanımanın verdiği mutluluğun haddi ve hesabı olmadığını da fark etmişlerdi…

“Bildiklerimiz yeterli değil, daha yok mu” Allah (cc)’ı bize farklı yönleri ile daha güzel kim tanıtıp sevdirebilir, O (cc)’nu daha kimden öğrenebiliriz diye düşünerek yeni bir güne yine aşkla, şevkle başladılar.

Kovandan ayrılınca bugün farklı bir yol izleyebilir miyiz? diye düşündüler ve kendilerine yeni bir rota belirlediler.

Zaten farklı yerleri, güzellikleri görüp düşünmek, bu yerleri tanımak ve öğrenmek merakı Sin ve Sena’nın en önemli özellikleriydi. Çünkü güzel yerleri, güzel şeyleri görmek kendilerine iyi geliyor, daha güzel düşünüyorlardı. Böylece de mutlu olup hayattan daha çok tat, lezzet alıyorlardı.   

Önce küçük bir tepeyi aştılar, karşılarında yeryüzünün farklı bir sayfası açılmış gibi farklı güzellikleri vardı. “Aman Allah (cc)’ım daha görmediğimiz, bilmediğimiz ne kadar yerler varmış” diyerek hayret etiler… Süphan Dağı’nın eteklerinde kıvrıla kıvrıla akıp giden ırmakları, küçük dereleri; irili ufaklı birbirinden güzel gölleri gördüler. Irmaklar bazen derinden ve sessiz, bazen şırıl şırıl çağlıyor; göller çevrelerine bolluk bereket sağlıyordu.

Bu harikulade ırmaklar, dereler ve masmavi göller, Sin ve Sena kardeşlerin kendilerini merakla seyrettiklerini görünce çok memnun oldular. Tatlıcı kardeşlerin meraklarını takdirle karşıladılar ve bütün hünerlerini göstermeye ve sırlarını onlarla paylaşmak istediler.

Bize de bakın bizi de okuyun biz de Allah (cc)’ın eserleriyiz, biz de O’nu size göstermek tanıtmak istiyoruz dediler.

Irmaklardan biri, arkadaşı olan ırmaklar ve dünyadaki diğer akarsular, nehirler, dereler ve çaylar adına söz aldı.

“Bizim gibi küçük ırmakların, derelerin sularının az olduğuna bakmayın lütfen. Dünyada çok çok büyük nehirler, ırmaklar var. Bütün bu nehirlerin ve ırmakların kaynağı o kadar mükemmel, yerli yerinde ve faydalıdır ki, bu ancak rahmet ve merhameti sınırsız olan Allah (cc)’ın hazinesinden bir ikram olabilir.

Bütün akarsuların, derelerin ve çayların menbaları, gelir ve harcamaları o kadar ölçülü, düzenli ve harikulade güzelliklerle doludur ki, bu ancak bilgisi ve iradesi sonsuz olan bir yaratıcının hediyesi olabilir.  Bundan dolayıdır ki, bazı büyük nehirlerin kaynağının cennet olduğu, yani cennetten Allah (cc)’ın emri ile gönderildiğine inanılır.

Yani söylemek istiyorum ki, nehirlerin kaynağı, beslenmesi ve taşıdığı suyun nereden geldiğini nasıl ve neden aktığını anlamak açıklamak göründüğü gibi kolay değil, görünen sebepler ile bunlar açıklanamaz. Çünkü çok kusursuz mükemmel bir işleyiş söz konusudur, ancak manevi, görünmez bir el bu kadar mükemmel işleri yapabilir. Örneğin, bizim gibi akan suların en büyüğü olan Mısır’daki Nil Nehri’nin çıktığı ve akmaya başladığı yer küçücük bir dağdır. Bu dağ Nil Nehri’nin taşıdığı suyu üretemez, besleyemez, üstelik o bölgede yeryüzü çöl ve kumlu, hava da çok sıcaktır. Yağmur çok az yağar, ama Nil suyundan bir şey kaybetmeden hatta artarak binlerce kilometre coşkuyla akar, akar, akar ve denizlere ulaşır. Demek ki görünmez bir güç ve ilim ve kudret sahibi Nil gibi büyük- küçük bütün nehirleri, ırmakları, dereleri, çayları besliyor ve onları akıtıyor, onları bir denize veya bir göle ulaştırıyor. Bütün bunlara gücü ve kudreti yeten de ancak ve ancak her şeyi bilen ve dileyen Allah (cc) olabilir.

Sin ve Sena söylenenleri can kulağı ile dinlediler ve ırmağa  teşekkür ettiler. Ne güzel anlattın, ırmakların, nehirlerin de yaratıcısı olan Allah (cc)’ı tanıttın dediler.

Sin, söz almak istedi “Lütfen bir soru sorabilir miyim” dedi.

Irmak, “tabii ki memnun olurum” dedi.

Sin, “Bazı büyük nehirlerin cennetten gönderildiğini söylediniz, bu nehirler hangileridir, biz de öğrenebilir miyiz?”

Irmak, “Evet tabii ki, bildiklerimi sizinle de paylaşayım. Nil ile birlikte Fırat, Dicle, Seyhun, Ceyhun… gibi nehirlerinin isimleri sayılmakla birlikte yeryüzünün her bölgesinde kutsal kabul edilen, o bölgeye bereket getiren ırmakların cennetten aktığı söylenir…

Sena, “Benim de bir sorum var” diye izin istedi ve hemen sordu “Irmaklar, nehirler akıp denizlere, göllere ulaşır, dediniz” denizler, göller nerede? Onları da görmek, onlardan da Allah (cc)’ı öğrenmek isteriz dedi.

“Çok şanslısınız, ben de akar bir göle kavuşurum, zaten az kaldı  yaklaşıyorum, beni takip ederseniz benim ulaştığım Van Gölü’nü görebilirsiniz. Zaten birçok insan Van Gölü’ne de deniz diyor, çünkü deniz kadar büyük bir göl. Fakat dikkat ediniz lütfen! Bugün Van Gölü’nü görmek isterseniz, yuvanıza dönmeniz çok geç olabilir” dedi.

Tatlıcı kardeşler Irmağa çok teşekkür ettiler, yarın daha erken gelir, oyalanmadan seni takip ederiz diyerek ayrıldılar. Hem bugün balözü (nektar) ve polen toplama görevlerini de henüz tamamlamamışlardı.

Bismillah deyip işe koyuldular. Zaten bu kadar ırmağın, derenin ve gölün olduğu yerde bolluk ve bereket vardı. Her taraf çeşitli renk ve kokuda çok fazla çiçek ve bitki ile doluydu. Bu sevimli çiçekler Sin ve Sena’ya karşı çok cömert davrandılar, en güzel balözlerini (nektar) Allah (cc)’ı tanıyan ve emirlerini yerine getiren, görevlerini en iyi şekilde yapmaya çalışan Tatlıcı kardeşlere memnuniyetle sundular.

Sin ve Sena Allah (cc)’ı tanıdıkça karşılaştıkları her işin ne kadar kolay; her varlığın ne kadar iyi ve yardımsever olduğunu görüp, ayrıca memnun olup seviniyor, ne kadar doğru ve isabetli bir arayış içerisinde olduklarına şükrediyorlardı.

O gün fazla oyalanmadılar, gördükleri ve duyduklarından yeteri kadar ders ve zevk almışlardı. İhtiyaçları olan balözü ve poleni de kolayca toplayıp yuvalarına doğru yola koyuldular. Yarın göl ve denizleri görmenin ve Allah(cc)’ı onlardan da öğrenmenin heyecanı ile uçtular uçtular uçtular…

Güneşin sarı kırmızı parlak ışıkları solmadan ve kovan nöbetçileri kapıları kapamadan yuvalarına süzülüp yüklerini boşalttılar. Yarınki serüveni hayal edip yataklarına uzandılar… Ne ninni söylenmesini ne de masal okunmasını beklemeden! Uykuya daldılar bile...

 

 

Bal arıları gözleri açık uyur, gece nöbetleşe uyanarak temizlik işleri yapar veya sütleri ile henüz kurtçuk (larva) olan arıları beslerler…

O gece Sin ve Sena hiçbir nöbete kalkamadılar…

Dadı arılar kendilerini uyandırmaya çalıştı, ama bu gece Tatlıcı kardeşlerin uyanmaya niyetleri yoktu. Çok derin uykudaydılar. Uykuda yüzleri gülüyor olsa da bir türlü uyanmadılar. Dadı arı da “Bırakın uyusunlar, vardır bir nedeni, yarın bilgi alırım” dedi.

Tatlıcı kardeşler yeşil renge ve yeşil düzlüklere alışkındılar, ama bu kadar yoğun ve uçsuz bucaksız mavilikleri ilk defa görüyorlardı. Üstelik ortalıkta ne bir çiçek, ne de bir böcek de görünmüyordu. Korktular, ele ele tutuşup geri dönmek istediler, ama merakları ve öğrenme istekleri daha baskın geldi. Gördüklerini merakla incelmeye başladılar. Ne olduğunu anlamak için biraz daha yakından görmek için yaklaştılar. Tatlıcı kardeşler uçsuz bucaksız bir suyun üstünde olduklarını fark ettiler. Tatlı bir serinlik, daha önce görmedikleri bir ritm ve duymadıkları uyumlu bir ses… Hele o parıltılar, gözlerini aldı, daha fazla bakamadılar.

Sena, “Kokusu bile farklı” dedi. Akıllarına daha bu sabah görüştükleri Irmak geldi. Irmak’ın sözünü ettiği göl veya deniz bu olabilir, diye düşündüler ki, o anda uçsuz bucaksız su kütlesi dile geldi:

“Tatlıcı kardeşler hoş geldiniz, sefa getirdiniz, başımızın gözümüzün üstüne yeriniz var, hoş geldiniz... Evet, tam da düşündüğünüz gibi, siz bir denizin üstündesiniz. Yeryüzünün beşte üçünü kaplarız. Bize derya da denir, daha da büyüklerimize de okyanus denir. Dağılmadan ve dökülmeden çalkalanırız, Dünya ile birlikte hızla döner, ama sınırlarımızın dışına taşmaz, komşularımıza zarar vermeyiz. Bizi yaratan, terbiye ve idare eden Allah (cc)’ın emirlerine uyar, görevimizi yaparız…

Derinliklerimizde sınırsız zenginlikler, madenler, mücevherler bulunur. Binlerce çeşit canlıya ev sahipliği yaparız. Bu canlılar basit bir kum ve acı tuzlu bir sudan beslenir. Bütün bu canlıların doğum, yaşama ve ölümleri mükemmel bir şekilde devam eder, suyumuz kirlenmez, her zaman tertemiz ve pırıl pırıldır…                        

Demek ki bütün bu mükemmel işleyişin bir sahibi var. Bu düzen, tesadüfü, rastgele, kendiliğinden olamaz, olamaz...”

Tatlıcı kardeşler kendinden geçmiş, denizi seyrediyor ve herhangi bir ayrıntıyı kaçırmadan söylenenleri dinliyorlardı. Gördükleri ve duydukları için denizlere teşekkür ettiler.

Denizler bir daha dile gelerek, “Siz denizlerin sadece çok çok küçük bir kısmını gördünüz. Daha büyük denizler ve uçsuz bucaksız okyanuslar var… Biz de bizi yaratanı ve terbiye edeni çok az anlatabildik, tam manasıyla anlatmaya gücümüz yetmez.” dediler.

Tatlıcı Kardeşler de “Bize evrenin ve denizlerin sahibini, yaratıcı ve terbiye edicisi Allah (cc)’ı çok güzel anlattınız, tanıttınız, teşekkür ederiz.” dediler.

Kanatlarını çırparak dans ettiler. Öpücükler göndererek denizlere veda ettiler…  

Bütün bu gördükleri ve duydukları Sin ve Sena’yı çok memnun etmiş, ama ilk defa gece nöbetini kaçırmışlardı, fakat farkında bile değillerdi.

Tatlıcı kardeşler o gün her zamankinden erken uyandılar, kovandaki nöbetçi arılar dışındaki bütün arılar vızır vızır uyuyorlardı.

Sin ve Sena hayretler içindeydiler ne olduğunu anlamaya çalıştılar. “Aman denize düşüp de ıslanmayalım.” diyerek birbirlerine sarıldılar!

Fakat ortalıkta ne deniz vardı, ne de düşecek bir yer, sıcak yataklarında uzanmış zar zor kanat çırparak şarkılarını söylüyorlardı.

Kumda Nil’i akıtan

Suyu dökmeden tutan

Acı sudan balığı

Doyuransın Allah (cc)’ım…

Az sonra dadı arı gelince, her şey anlaşıldı… Bu ilk defa oluyordu. Nasıl bu kadar derin bir rüyada olduklarına kendileri de şaşırdı.  Dadı arıya gördükleri rüyayı anlatmaya söz verdiler.

Memnundular. O gün yuvalarından daha mutlu ayrıldılar. Daha bilgili ve kararlıydılar. Kendilerinin ve kâinatın yaratıcısını ve sahibini aramaya, daha çok tanımaya ve öğrenmeye devam edeceklerdi…