arı



Bismillah



SİN VE SENA



HAVA


Sin ve Sena adlı tatlıcı kardeşler kovanlarındaki binlerce balarısı arasında en çalışkan ve düzenli balarısı olmuşlardı. Her sabah Güneş’in yeryüzünü aydınlatmaya başlaması ile “Bismillah” deyip kovanlarından çıkıyor, binlerce çeşit bitki ve canlı ile süslenmiş yeryüzünde büyük bir zevkle görevlerini yapıyorlardı.   

Bir gün önce de Gökyüzü, kendisini ve misafirleri olan Güneş’i, Ay’ı, Yıldızları Tatlıcı Kardeşlere tanıtmış; bunların sahipsiz, başıboş olmadığını, Gökyüzünde bulunan bütün cisimlerin bir yaratıcısının olduğunu,  bunların yaratıcılarının sınırsız bilgisi, emri ve izni ile hareket ettiklerini, görevlerini kusursuz yaptıklarını öğrenmişlerdi.

Kocaman Güneş yaratıcısının emri ile görevini eksiksiz yapmaya çalıştığına göre kendileri de memnuniyetle, aşkla, şevkle isteyerek ve severek görevlerini yapmalıydılar, değil mi?

Günlerden bir gün tatlıcı kardeşler büyük bir zevkle işlerini yapmakla meşguldüler, dans eder gibi “o çiçek senin bu çiçek benim” çiçekten çiçeğe konuyor, balözü ve polenlerini özenle topluyorlardı.

Kendilerini işlerine öyle kaptırmışlardı ki, zaman zaman Güneş’in ışığının ve ısısının kısıldığının farkında bile değillerdi, fakat çiçeklerin her zamanki gibi kendilerine cömert davranmadıklarını,  biraz heyecanlı, biraz da tedirgin olduklarını fark etmiştiler, bu duruma bir anlam verememişlerdi.

Bugün çalışırken terlememişler, hatta tatlı bir serinlik bile hissetmişlerdi. “Ne oluyor, Gökyüzünden yeni bir haber mi var?” Diye gökyüzüne döndüler.

Gökyüzünün derinliklerinde bembeyaz ince bir tül gibi görmeye alışık oldukları bulutların toplanıp, yeryüzüne yaklaştıklarını, öfkeli bir şekilde suratlarının asıldığını, renklerinin de karardığını gördüler.

Hem bu öfkeli bulutlar alışılmışın dışında çok çabuk hareket ediyorlardı. Üzerinde bulundukları ince saplı nazik çiçek hızlı hızlı sallanmaya başladı, az daha düşüyorlardı ki son anda kurtuldular...  

Rüzgara ne oluyordu böyle?

Onu da hiç bu kadar sinirli ve hızlı görmemişlerdi. Sesleri de bir acayip olmuştu. “vvvvvüüüüvvv”, vvvvvuuuvvvvfff” “hhhuuııııınnnnnnnnn”.

Etrafta arkadaşları da  kalmamıştı, yuvamıza dönsek mi diye düşündüler fakat, yuvalarına dönmek için çok geç olduğunu anladılar.

Üzerine bulundukları çiçeğin yaprakları kendilerini taşıyamadı ve koptu, kendileri de havada kontrolsüz bir şekilde kalmış, rüzgarın kendilerini sürüklediği yöne doğru savruldular. Önlerinde kocaman bir ağaç vardı. Çarpmaktan korktular, el ele tutuşup birbirlerine kuvvet vermeye çalıştılar…

Önce gözlerinin önünde şimdiye kadar görmedikleri kadar hızlı ve parlak bir ışık, sonra da şiddetli bir gök gürültüsü, “artık dayanacak gücümüz kalmadı, her şey buraya kadarmış ” diye düşünürken; kendilerini yaşlı bir ağacın derin bir kovuğunda buldular.

 

Yumuşak, tatlı, sıcak bir o kadar da merhametli bir ses işittiler:

“Siz merakla bu güzel yerlerin ve bu harika işlerin sahibini arıyordunuz, aradığınızı benimle bulabilir ve tanıyabilirsiniz!” 

Ağaç kovuğunda bu sesi işitmek kendilerini çok ama çok mutlu etmişti. Hele ki merak edip aradıkları sorularının cevaplarını bulabiliyor olabilmek harika bir şeydi. İçlerini bir güven bir huzur kapladı.

Bulundukları yerden merakla etraflarını seyretmeye başladılar. Hiçbir şeyi kaçırmak istemiyorlardı. Bulutlar dağların eteklerine kadar inmiş, rüzgarın istediği yönde süratle hareket ediyorlardı. Şimşeğin peş peşe çakmasıyla her yer aydınlanıyor, bulutlar yağmur olarak, rahmet olarak yeryüzüne inmeye hazırlanıyorlardı.

Gök gürültüsü ısrarla rahmetin müjdesini kendi diliyle haykırıyordu… Yıldırım ise ani bir şekilde yeryüzünü aydınlattı. Kocaman ağaç ve dalları tir tir titredi. Bu gürültü ve sarsıntılar üzerine henüz açılmamış inatçı tohumlar bile çatladı… Nihayet rahmet damlaları yeryüzüne inmeye başladı.

Sin ve Sena, ilk defa yaşayıp gördükleri bütün bu harika işlerin sahipsiz, rastgele, başıboş olmadığını gözleri ile görüp anladılar; bu harikulade işlerin bir sahibinin, yaratıcısının olduğunu tekrar inandılar. O’nu bilip, tanımanın mutluluğunu ve huzurunu yaşadılar.

Sin ve Sena hep daha fazlasının peşindeydiler: Keşke bulutun, rüzgarın, yağmurun dili olsa da görevlerini ve sahiplerini, sultanlarını anlatsalar; bütün bunları bir de kendilerinden dinlesek diye düşündüler.     

Önce bulutlar dile geldi, pamuk gibi beyaz ve yumuşak bir şekilde: “Tatlıcı kardeşler, biz Sultanımızın sadık memurlarıyız. O’nun izini ile gökyüzü ile yeryüzü arasında, yani havada, boşlukta görevimizi yaparız. Gözümüz kulağımız Sultanımızdan gelecek emirdedir. Emir gelince, hemencecik toplanır, yeryüzüne iyice yakınlaşırız.

Sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah (cc)’ın emri ile O’nun rahmet hazinelerinin yeri, kaynağı olan tarlaları, bağları, bahçeleri, türlü türlü sebze ve meyveleri sular; canlıların ihtiyacı olan suyu yerinde ve zamanında onlara ulaştırırız. Isınan yeryüzünü serinletir, pırıl pırıl temizleriz. Görevimiz bitince sessizce dağılır, yükselerek gözlerden uzak bir yerde yeni bir görev emrine kadar dinleniriz.    

Sırayı rüzgar aldı; az önceki sinirli halinden eser kalmamıştı, yeryüzünü ve bütün eşyayı okşarcasına sakin bir şekilde konuşmaya başladı: “Hava aleminin önemli memurlardan biri de biz rüzgarlarız. Çok farklı ve önemli görevlerimiz var. Görevlerimizden bir kaçını duyarsanız bizi, sahibimizi ve kumandanımızı hemen bilir, tanır ve çok seversiniz.”

Sin ve Sena’nın merakları iyice arttı. Rüzgar: “Görevimiz çok hassas ve stratejiktir. Canlı, cansız her varlığın ihtiyacı olan havayı, ısıyı, ışığı taşıma görevini sahibimiz olan Cenab-i Allah (cc) bize vermiştir. Birçok kimse farkında değil, ama sesleri biz taşır, canlılar arasında iletişimi sağlarız. Mesela sizin de çok harika bir şekilde yaptığınız bir görevi büyük bir özen ve zevkle biz de yapıyoruz.

Tatlıcı kardeşler birbirlerine baktılar, şaşırmışlardı: “Neymiş bizim de yaptığımız bu önemli görev?

Rüzgar: “Siz her gün çiçekten çiçeğe konup polen ve balözü toplarken bitkileri aşılıyorsunuz. Sizin büyük bir ustalıkla yaptığınız bu görev sayesinde sebzeler, meyveler, daha çok ve kaliteli ürünler verebiliyor. Kâinatın sahibi olan Sultanımızın ilmi ve emri ile yeryüzünün her tarafında bu görevi biz de yapıyoruz.

Böylece binlerce çeşit bitkinin, çiçeğin, ağacın Cenab-i Hakk’ın rahmet ve merhamet hazinelerinden bol bol ürün vermesini, yeryüzünde kocaman ve zengin sofraların hazırlanmasını temin ediyoruz.  

Yağmur da artık görevini yapmış olmanın rahatlığıyla sakinleşmişti. Sin ve Sena dayanamadılar, bulundukları kovuktan çıkarak yaprakların üzerinde pırıl pırıl parlayan yağmur damlacıklarından doya doya içtiler. Damlacıklar yaprakların, çiçeklerin üzerinde o kadar mükemmel görünüyorlardır ki…

Sonra yağmur da Tatlıcı Kardeşlere sahibi hakkında bilgi verdi: “Görüyor musunuz bu nazik, yumuşak, şirin, saf, berrak damlalar; şefkat ve merhamet sahibi olan Allah (cc)’ın sonsuz hazinelerinden gönderiliyor. Biz de sadece görevimizi yapıyoruz.

Her canlının bu yağmur damlacıklarına sonsuz derecede ihtiyacı var. Bu yağmur damlacıkları, ancak bütün canlıları tanıyan, koruyan, seven, ihtiyaçlarını bilen biri tarafından yeryüzüne gönderilebilir.   Bu damlacıklar, canlılar için gerekli ve çok kıymetli hediyelerdir. Bu hediyelere “rahmet” de denilir. 

Evet yağmurun her bir damlası çok faydalı olduğu kadar, çok da mükemmel bir şekilde yaratılmışlardır. Her bir damla ayrı ayrı birer harikadır. Damlalar o kadar ölçülü, hesaplı, planlı yaratılmışlar; o kadar doğru, düzenli gönderiliyorlar ki; gökyüzünde birleşip büyümüyorlar, birbirine çarpmıyorlar, bir araya gelip sel gibi akmıyorlar; damla damla; tane tane yağdırılıyorlar. Cenab-i Allah (cc)’ın rahmeti ve merhameti ile yeryüzünde, gökyüzünde ve denizlerdeki bütün bitki, hayvan ve insanların imdadına yetişip, ihtiyaçlarını karşılıyorlar; onların hayatlarını devam etmesini, yaşayıp çoğalmasını sağlıyorlar…

Yağmur sahibini, yaratıcısını ne kadar da güzel tanıttırmıştı ki, sevinçten Sin ve Sena’nın içi içine sığmıyordu. Bu Kâinat’ın sahibini bilmek, tanımak kendilerine sınırsız bir güven ve huzur vermişti.

Bu arada ortalık da iyice serinlemişti. Bağlar, bahçeler yağmur ile yıkanmış, yeryüzü pırıl pırıl tertemiz olmuştu, bütün renkler daha güzel parıldıyordu. Çiçeklerin de keyifleri yerine gelmiş, yüzleri gülüyordu. Kuşlar, böcekler, sinekler ve diğer canlılar yağmurda yıkanmış, şimdi de kurulanmaya ısınmaya çalışıyorlardı. Herkes, her şey durumdan ve hayatından memnundu. 

Sin ve Sena ise her zamanki gibi görevlerini en iyi şekilde yapmanın tatlı mutluluğunu yaşıyorlardı. Tatlıcı kardeşler artık biliyorlardı ki; Güneş’in, Ay’ın ve Yıldızların bir sahibi var ve O’nun bilgisi, izni ve emri ile görevlerini yapıyorlar; aynı şekilde bulutların, rüzgarın, şimşeğin, yıldırımın, gök gürültüsünün ve yağmur damlalarının da bir sahibi var. Yağmurun şıpıltıları, şimşeğin çakması ve gök gürlemesi anlamsız, manasız, boş gürültüler değil; yeryüzünde bütün canlılar için “can suyu” derecesinde kıymetinde olan bu damlalarının süt gibi sağılması ve ihtiyaç sahibi canlılara sunulması gösteriyor ki; her şeye gücü ve kuvveti yeten, her şeyi, ölçülü, düzenli, intizamlı yaratan bir yaratıcı var.

Bu yaratıcı canlı ve cansız bütün varlıkların ihtiyaçlarını biliyor, bütün ihtiyaçları zamanında karşılayacak bilgisi, gücü ve hazineleri var. Bu yaratıcı sonsuz derecede bilgilidir, zengindir, merhametlidir. Canlıların en iyi şekilde beslenmesini, büyümesini, çoğalmasını, mutlu olmasını istiyor. Bu yaratıcı kendisini bize ve her şeye, herkese tanıttırmak istiyor.

Sin ve Sena kendi kendilerine dediler ki; Evet biz gördük, tanıdık ve anladık ki; hava, rüzgar, bulutlar, şimşek, gök gürültüsü ve yağmur sahipsiz değil. Havanın, rüzgarın, bulutların, şimşeğin, gök gürültüsü ve yağmurun sahibi Allah (cc)’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur.

Çünkü, havada meydana gelen bu harikulade, olağanüstü, sanatlı, mükemmel işler kendi kendine, rastgele, tesadüf olamaz. Akılsız bulut, şuursuz rüzgar, şimşek ve gök gürültüsü bizi tanımaz; bizim ve diğer tüm canlıları tanıyıp onların ihtiyaçlarını bilemez, yardımına koşamaz.

Bütün bu işleri yapan ve yaptıran, ancak ve ancak; hava, bulut, rüzgar, şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü ile birlikte her şeye gücü ve kuvveti yeten, her şeyi bilen, merhamet eden, sonsuz derecede zengin, cömert ve ikram sahibi bir yaratıcı olabilir.                        

Sin ve Sena memnundular. O gün de yuvalarına daha mutlu döndüler. İnançlıydılar, kararlıydılar. Kâinatı tanımaya, yaratıcısını ve sahibini aramaya, bulmaya devam edeceklerdi…