arı



Bismillah



SİN VE SENA


 

Önsöz

Sin ve Sena adlı balarısı tatlıcı kardeşlerin yaşadıkları ve düşündükleri  hakkında anlatılan öykülerden küçük - büyük herkesin alacağı bir pay bir hisse vardır. Belki herkes anlatılan öykülerden aynı şeyi, aynı derecede anlamayabilir, ancak kimse de tamamen nasipsiz, mahrum kalmaz.

Meyve dolu bir bahçeye giren kimse, bahçenin bütün meyvelerini toplayamaz, her meyveye eli yetişmez, ancak elinin yetiştiği kadar meyve toplayıp tadabilir. Fakat toplayabildiği kadarı da ona yeter. Bahçedeki bazı meyvelere ancak eli, kolu uzun olanlar yetişebilir. Hatta bahçedeki bazı meyveler ancak kuşlar içindir.  

 

SEMA (GÖKYÜZÜ)

Sin ve Sena adlı tatlıcı kardeşler, Süphan Dağı’nın eteklerinde şirin, güzel bir köyde yaşıyorlar. Kovanları da bu güzel köyün ıssız bucaksız yaylalarına bakan bir yamaçtadır. Her tarafta şırıl şırıl akan buz gibi berrak sular, tek tük bodur ağaçlar ve bin bir çeşit renk, koku ve güzellikte yaratılmış bitkiler ve çiçekler…   

Sin ve Sena hayatlarının ilk günlerinde kendilerine verilen görevlerini özenle yapıyor, kovana balözü ve polen taşıyan arkadaşlarından yeryüzü ve Kâinat (Evren) hakkında anlatılan harikulade güzellikleri dinliyor,  kendilerinin de bir an önce gökyüzünü,  Güneş’i, yıldızları, dağları, ovaları görüp tanıyacakları günlerin hayalini kuruyorlardı…

Bugün Güneş’in ilk ışıklarıyla birlikte, kovanda tatlı bir telaş ile  hareketlenme başlamıştı. Bu Sin ve Sena’nın yuvalarından çıkıp uçabilecekleri ilk gündü. Tatlıcı kardeşler sevinçli ve heyecanlıydılar, görevlerini layıkıyla yapmak, Dünya ve Kâinat ile buluşmak, tanışmak için sabırsızlanıyorlardı…

Sin ve Sena gökyüzünü seyretmek, rüzgarı hissetmek, yağmura yakalanıp ıslanmak, renkli ve mis kokulu çiçeklere konmak, derelerden soğuk, billur sular içmek,  en renkli, en lezzetli balözünü toplayıp kovanlarına taşımak istiyorlardı.  

Nihayet kovandan çıkma sırası kendilerine geldi. Heyecanlıydılar… ilk defa yuvadan ayrılacaklar, ilk defa uçacaklar, ilk defa küçücük yuvalarının dışında bir alemi görüp tanıyacaklardı.

Sin ve Sena’nın ayakları kovandan kesildi. Önce sendelediler, ancak  hemen toparlanıp uçtular uçtular uçtular…

Aman Allah (cc)’ım bu ne aydınlık, bu ne ıssız bucaksız bir yeryüzü, bu ne renklilik, bolluk bereket ve güzellik… Başları döndü, gözleri karardı, mideleri kabardı, bir an için görevlerini unutur gibi oldular. Sonra kovan arkadaşlarına rastladılar, görevlerini hatırlayıp birbirinden güzel yüzlerce çiçeğe kondular. Her çiçekten balözü alıp keseciklerini doldurdular…

Hangi çiçeğe konmak isteseler, önce “Bismillah” deyip izin istiyor, çiçekler de onların neden geldiklerini bilip memnun oluyor, görevleri gereği hazırladıkları balözü ve polenlerini bu çalışkan ve kibar ziyaretçilerine cömertçe sunuyorlardı.  Hem tatlıcı kardeşler hem de çiçekler, yaptıkları işten zevk alıyorlardı. Her şey iki taraf için de son derece neşeli ve eğlenceli bir rüya gibiydi adeta…

Yuvaya dönüş vakti gelmişti, Yollarını kolayca bulup, onlarca kovan arasından kovanlarından içeri girdiler, Kovandaki binlerce arkadaşları gibi topladıkları polenleri polen ambarına yerleştirdiler, balözünü de peteklere özenle aktardılar.

Sin ve Sena için artık dinlenme zamanıydı. Ayaklarını uzatıp sohbete koyuldular: Bu gezip gördükleri yerler ve güzellikler gözlerinin önünden gitmiyordu. Masmavi gökyüzü, pırıl pırıl parlayan Güneş, bulutlar, yıldızlar… Bu harikulade, ilginç yerler, güzellikler karşısında hayretler içinde kalmışlardı, çiçeklerin tadı, kokusu, rengi, şekli nasıl da birbirlerinden farklıydı. Ama hepsi bir arada birbirlerine ne kadar yakışıyorlardı. Sonra kendi türleri dışındaki diğer böcekler, sinekler, kelebekler… Anlata anlata bitiremediler. Anlattıkça merakları da arttı. Acaba bu yerlerin, canlı cansız bu varlıkların, bu harikulade güzelliklerin;

Sahibi Kimdi?

Kim nasıl yapmıştı?

Niçin yapmıştı?

…………………………

………………………..

Bu ve benzeri soruların cevaplarını bulmak / bilmek ne kadar da güzel olacaktı…  

Nihayet Sin ve Sena’nın göz kapakları kapandı, görevlerini yapmış olmanın haklı huzuru, süruru içerisinde uykuya daldılar mışıl mışıl uyudular.

Ancak sorular uykuda da kendilerini bırakmadı…  

Bu yerlerin, bu güzelliklerin sahibi kimindi?

Nasıl yapmıştı?

Niçin yapmıştı?

Gökyüzünün, gezip gördükleri bağların, bahçelerin, türlü türlü ağaçların, meyvelerin, birbirinden faklı tatların, kokuların, lezzetlerin bir sahibi, bir aşçısı, bir ustası olmalıydı. Sin ve Sena artık her gün balözü ve polen toplarken akıllarına takılan soruların cevaplarını da aramaya bulmaya çalıştılar...

Tatlıcı kardeşlerin merakları her geçen gün artıyordu. Soruların cevabını nasıl, nerede bulacaklardı, sorularına kim cevap verecekti?

……………………..

O da ne… Gökyüzünden bir ses duydular!

“Bana bakın, aradığınızı size bildireceğim!” Sin ve Sena hayretle gökyüzüne döndüler, bakıp gördüler ki…

Uçsuz bucaksız masmavi engin derinlikler içinde asılı duran beyaz bulutlar, pırıl pırıl parlayan, azalmadan ve sönmeden çevresine ısı ve ışık saçan, yeryüzünü yaldızlayan, çiçeklerin yüzünü güldüren, yeryüzünün lambası ve sobası olan Güneş; düşmeden, birbirine çarpmadan, gökyüzünde adeta yüzer gibi hızla hareket eden ve çevresini aydınlatan yıldızlar ve isimlerini dahi bilmedikleri gök cisimleri ve gezegenler… 

Geçen akşamı hatırladılar…

Yuvalarına dönmekte biraz gecikince Güneş batmış, ortalık kararmaya başlamıştı, Korkudan ne yapacaklarını bilememişlerdi ki, gece lambası gibi gökyüzünde asılı olan Ay’ı görüp derin bir nefes alıp rahatlamışlardı. Bu arada gökyüzünü süsleyen yıldızlar da onlara yol göstermiş, yuvalarına dönmelerine yardımcı olmuşlardı.   

O akşam yaşadıkları karşısında Tatlıcı Kardeşler hayretler içinde kalmışlardı. Konuşmaya Sin başladı: “Bu kadar muhteşem ve temiz gökyüzü, Güneş, Ay ve Yıldızlar çok önemli görevleri yerine getiriyorlar. Her biri ayrı bir sanat eseri, her biri ayrı bir harika, her biri ayrı ve önemli bir görev yapıyor…  

Engin gökyüzünü bu kadar yüksekte direksiz durduran, gezegenleri güneşin etrafında döndüren; Ay’ı dünyaya gece lambası ve saat yapan, bitmez tükenmez bir enerji ile gökyüzünü süsleyen yıldızların; bir sahibi, idarecisi, düzenli bir şekilde hareket ettireni, temizlettireni ve bir yaratıcısı olması lazım…

Sena: “Evet evet evet! Ben de inanıyorum ve kabul ediyorum ki, Gökyüzü ve içindeki her şey bir düzen ve intizam içindedir. Bu düzen ve intizam, rastgele, başıboş olamaz, Her şey bu Gökyüzü ve Kâinat’ın bir tek sahibi, bir yaratıcısı, bir sultanı olduğunu gösteriyor.

Sin ve Sena sorularına cevap olacak ipuçları bulmaya başlamışlardı: “Madem gökyüzü var, gökyüzünde Güneş, Ay, Yıldızlar ve Gezegenler var ve bunların her biri bir harikadır. Harika işler görüyorlar, harika işlerini bize de gösteriyorlar. O halde mutlaka bu harika cisimlerin bir sahibi, bir yaratıcısı var.”   

Memnundular. O gün yuvalarına daha mutlu döndüler. İnançlı, kararlı ve mutluydular. Kainatı tanımaya, yaratıcısını ve sahibini aramaya, bulmaya başlamışlardı ve bu arayışa devam edeceklerdi…