AYŞEGÜL

&

GÜL DEDE



                İÇİNDEKİLER


 

-ÖN SÖZ

-Yeni bir yuva, yeni bir umut

-Maaşallah, bârekallah

-Anneciğim nasıl yardımcı olabilirim?

-Allah (cc)’ın adıyla başlamak ne demek?

-Hayatımızda eksik bir şeyler var mı?

-Çocukların sorularına kim cevap verecek?

-Gül Dede Okulda

-Bütün kapıları açan anahtar

-Gül bahçesi

-Gül Dede’ye teşekkür

-Gül Dede’nin Tomurcukları

-Elif Öğretmen’in Mektubu

-Bütün varlıklar Bismillah diyorlar

-Gül Dede velilerle

-Adnan Bey Okuyor

-Gül Dede’nin son dersi

-Ek-1 Birinci Söz

 

 

ÖN SÖZ


Çocuğun akademik eğitimi için okula gitme çağını beklemek geç olduğu gibi; aklını, kalbini ve ruhunu doyuracak bir inanç ve itikat anlayışı vermek için camiye, Kur’an kursuna gitmesini beklemek de haklı, makul bir mazeret değil.

Postmodern sömürge taktikleri ile toplumları esir almaya niyetli küresel güç sahipleri, iletişim teknolojilerinin sihirli ve sınırsız desteği ile bizden önce çocuklarımıza “günaydın” deyip; onlarla birlikte oluyor ve daha etkili vakit geçiriyorlar! Şehir yaşamının neden olduğu telaş, çekirdek aile yapısı, apartman yaşamı çocuğun eğitimi üzerinde önemli rolü olan mahalle, komşu, dost ve akrabanın desteğine fırsat vermiyor. Okulun ve öğretmenlerimizin ise çocuklarımız üzerindeki tesiri her geçen gün azalıyor. Bu nedenle denilebilir ki, çocukların eğitimi için anne ve babalara düşen görev ve sorumluluk önceki kuşaklara kıyasla çok daha fazla artmış ve ağırlaşmıştır.

Acil ve acımasız olan tehlikenin farkında mıyız? Üzerine titrediğimiz çocuklarımızın maddi ihtiyaçlarını karşılamak için gösterdiğimiz hassasiyeti, onların akıl, ruh ve kalplerinin muhtaç olduğu manevi gıdaları temin için gösterebiliyor muyuz? Hepsinden önemlisi çocuklarımız için yeterli zamanı ayırıp, onlarla sohbet ederek etkili bir şekilde zaman geçiriyor muyuz? 

Yukarıdaki soruları “evet” diye cevaplayabilen anne baba ve öğretmenler, çocuklarının eğitimlerine ve sorularına ne kadar hazırlar? Bu anlamda örgün eğitime başlamadan evvel; anne baba ve öğretmenlerin çocuklarını tanımaları, onların dini ve ahlaki eğitimleri ile de ilgilenmeleri, sorularına kendilerinin de ikna olacakları seviyede makul cevaplar vermeleri çok büyük önem arz etmektedir.

Eğitim biliminin bulguları çocuk eğitiminin anne karnında başladığını ve kişiliğin önemli bir oranda okul öncesi dönemde şekillendiğini göstermektedir.  Bu nedenle nitelikli bir eğitim için ne tek başına okul; ne de aile yeterli değildir. Eğitimin aile ve okulun karşılıklı anlayış ve iş birliği içerisinde yürütülmesi gerekmektedir.

Anne, baba ve öğretmenler için bir ilk olma özelliği gösteren bu mütevazi çalışma, Bismillahhirrahmanirrahim’den başlayarak; anaokulu ve ilkokul seviyesinde çocukların muhtemel sorularına, öykü tadında bir kurgu içerisinde, çocukların sosyal, duygusal ve bilişsel seviyelerine uygun cevaplar vermeyi, onlara Allah (cc)’ı tanıtmayı ve sevdirmeyi amaçlamaktadır.

Çalışmayı tamamlamayı nasip eden Rahman ve Rahim olan şan-ı yüce Allah(cc)’a hamd ve şükür; Bize O’nu tanıttıran Efendimiz Hazreti Muhammed (asm)’e O’nun âli ve ashabına salat ve selam; eserleri ile bu çalışmaya kaynaklık teşkil eden üstad Bediüzzaman Said Nursi (ra)’ye rahmet olsun. Amin.

                                        Fethi TURAN

                                       KONYA

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ BİR YUVA, YENİ BİR UMUT…


Hem her insanın küçük bir dünyası,

belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir.

(Şualar)

 

Geniş avlusunda kümesi, ahırı, tandır evi bulunan, tek katlı, toprak damlı ve sobalı evlerin arasında; iki katlı ve çatılı lojman, bahçesindeki birkaç akasya ağacı ve kamelyası ile bu küçük ilçe için bayağı lüks sayılırdı. Kim bilir, ilçenin çocukları bahçe duvarından içeri girmeyi, kamelyasında oturup bir şeyler yiyip-içmeyi, oynamayı, merdivenlerden çıkıp, herhangi bir dairenin zilini çalmayı, kış mevsiminde kaloriferli bir evde yaşamayı ne kadar düşlemişlerdir. Küçük bir memur çocuğu olan Şükran ve ailesi için ise lojmanda kalmak sıradan bir imkandı.

 

Lojmanın bahçesi ilçedeki diğer evlerin bahçelerine göre biraz küçük olsa da yabancı bir ailenin yapacağı kına gecesi için yeterliydi.

O gün bahçe daha bir özenle sulanıp süpürüldü. Akasya ağaçlarının dallarına çekilen elektrik kablolarına renkli ve şeffaf ampuller takıldı. Çift hoparlörlü kasetçalar ve kasetler hazırlandı. Güneşin gözden kaybolmaya başlamasıyla bahçedeki hareketlilik yerini sessizliğe bıraktı, renkler de soldu. Elektrikçinin fişi takmasıyla bahçe rengarenk bir görünüme kavuştu, aydınlandı. Kasetçalar açılıp kasetler denendi. Müzik çaldıkça, etrafta dolaşan üç beş çocuk ve genç, müziğin ritmine uyup oynamaya başladı. Akşam yemeğini yiyen lojman sakinleri merak ve heyecanla pencereden bahçeyi seyre başladılar. Gelin evinde ise hızlıca yenen yemekten sonra alelacele sofra kaldırıldı, kına telaşı başladı. O sırada Şükran’ın okul yıllarından arkadaşları renkli eşarpları, simli parlak elbiseleri ve yüksek topuklu ayakkabıları ile bahçe kapısından girip doğrudan gelin evine çıktılar. Davetliler ve damat tarafından gelenler…

Bahçe iyice şenlenmişti. Serin havada kasetçaların sesi bahçeden çok daha uzaklara ulaşıyordu. Az sonra lojman sakinlerinin bahçeye inmesiyle ortamdan ayrılmak zorunda kalacak birkaç genç fırsatı değerlendirip kendilerinden geçercesine oynamaya devam ediyordu.

Şükran’ın babası da evden ayrıldı. Daha önce erkeklerin oturması için düşünülüp ayarlanmış yan komşuya geçti. Üzüntü ve sevinci bir arada yaşayan, misafirleri memnun etmeye çalışan annenin telaşı ise çok büyüktü.

Kına gecesi için hazırlıklar tamamlandı. Gelinin başının üzerine kırmızı tülbent atıldı. Kızların söylediği  türküler eşliğinde evden çıkılıp, merdivenlerden dikkatli bir şekilde inildi. Kına töreninin yapılacağı alana gelindi. Kızların söylediği türküler, çok daha yüksek bir sesle kasetten de söyleniyordu. Az önce kendini oyuna kaptıran gençler oynamayı bırakıp alandan çekildiler.

Artık bahçede sadece bayanlar ve ilkokul çağında erkek çocuklar vardı. Kınanın yakılacağı ana kadar, bayanlar kurtlarını döktüler. Özellikle damat tarafı bayanlar da bitmez tükenmez bir enerji vardı. Nazlanarak da olsa gelin tarafı da boş durmadı, ayda  yılda bir ele geçen fırsat sonuna kadar değerlendirildi.

Kına hazırlıkları tamamlanınca kaset değiştirildi, en acıklı türküler eşliğinde kına tepsisindeki mumlar yakıldı, halka, halka gelinin etrafında dönüldü. Bir yandan kızlar, bir yandan kasetçalar kına havası ile ilgili gelmiş geçmiş bütün türküler söylendi.

Kinayi getir aney 
Parmağın batır aney 
Bu gece misafirem 
Yanında yatır aneyy, koynunda yatır aneyy…

…………….

Artık geline kına yakma zamanı gelmişti. İşin ehli olduğunu herkesin kabul ettiği Gülüm Abla tepsiyi önüne aldı. Kızların söylediği türküler eşliğinde özene bezene gelinin ellerine kına yakmaya başladı. Gülüm Abla bir yandan kına yakıyor, bir yandan da  bildiği acıklı kına havası türkülerini söylemeye başlamıştı.

 

Kına yakıldı elime
Bendim bağlandı belime
Toycularım ev önüne
Geldi anam gidiyorum
Ana kızın gelin oldu
Senin değil elin oldu…

Helal eyle helal eyle
Anam hakkın helal eyle
Gidiyorum el evine
Anam hakkın helal eyle…

……………………………..

Hınê binın lı teştê kın

Şir u şerbetê çêkın

Kevçi bı kevi run lêkın

Binın lı destê zavê kın

Binın lı serê bukê kın

……………………..

 

Ortalığı sessizlik ve hüzün kapladı...

Herkes göz ucuyla birbirini gözlemeye başlamıştı. İlk ağlayan kim olacaktı?

 

Zaten herkesin ağlamak için de bir bahanesi vardı. İlk ağlayan gelinin annesi oldu. O’nu yakın akrabalar, komşular, arkadaşları takip etti. Artık gözler gelinin üzerindeydi. O da tutamadı kendini ve muslukları sonuna kadar açtı. Son birkaç ayın yorgunluk, telaş heyecan ve  stresinden  kurtulmak için geriye tek bir damla kalmamacasına ağladı, ağladı, ağladı... Kızının böyle içten ağladığını gören anne derin bir iç çekip ağlama ritmini arttırdı. Şükran’ın ellerinin kınalanması bittikten sonra sıra ayaklarına gelmişti. Bu arada ağlayanların sayısı son halkaya kadar genişledi. Tefler çalındı, çerezler yendi, davetlilerin ellerine de kına yakıldı. Kalan kına, son damlasına kadar misafirlere dağıtıldı. Özellikle genç kızlar dağıtılan kınaya özel bir alaka gösterdiler.

Ertesi gün süt beyaz gelinliği içerisindeki Şükran’ın yüzü solgun olsa da çok güzeldi. Üzerinde yeni bir evreye girecek olmanın tedirginliği, heyecanı vardı. Etrafına bakışları derin ve hasret dolu. Sanki rüyadan uyanmış da gördüklerini hatırlamaya çalışıyor gibi.

Şükran’ın beline kırmızı kurdeleyi kardeşi Erkan bağladı. Şükran artık ana kucağından, baba ocağından uçuyordu… Ev halkı gözyaşlarını tutamadı. Babasının da önce dudakları titredi, gözleri kızardı ve göz pınarlarında biriken gözyaşları daha fazla tutunamadı bir anda yanaklarından çenesin altına kadar indi.     

Damat Adnan Bey ise, şehrin en güzel arabasını gelin arabası için hazırlatmıştı. İlçedeki kısa bir turdan sonra yarım saat mesafedeki şehre varıldı. Önce şehirde medfun manevi şahsiyetlerin kabirleri ziyaret edilip fatihalar okundu, hayır dualar edildi. Geniş bir şehir turu sonunda baba evinde davetlilerle birlikte Usta aşçıların hazırladığı mükellef bir düğün yemeği yenildi. O akşam Adnanların evinde yöresel bir düğün töreni de yapıldı. Saz ustaları saz çaldı. Türküler söylendi, halaylar çekildi  ve nihayet, yeni bir yuva, yeni bir umut ve yeni bir dünyaya kapı aralandı.                      

 

 

MAAŞALLAH, BÂREKALLAH


Bismillah her hayrın başıdır.

(Sözler)

Ayşegül, Şükran Hanım ve Adnan Bey’in ilk çocukları, her ikisinin ailesinin de ilk torunlarıydı. Gerek Adnan Bey’in, gerekse Şükran Hanım’ın aileleri doğumun ilk gününden itibaren Ayşegül’ün üzerine titrediler. Anne sütü, ithal mama desteği, en iyi beşik, yün yatak ve yorganlar… Periyodik sağlık kontrollerinin yanında, nazarlıklar, muskalar… Bebek arabaları, patikler, yelekler, hırkalar, en iyisinden hazır bezler, çocuk oda takımları, karyola, vs. vs… Aileler, Ayşegül’e hediye alma konusunda birbirleri ile yarıştılar denilse yeri var.  Ayşegül de hiçbir şeyi inkar etmedi. Kıvırcık kumral saçları, parlak, pürüzsüz teni, tatlı dili, güzel huyu, emsallerinden önce yürümesi ve zeka pırıltıları ile görenlere “Maaşallah, Bârekallah…” dedirtti.

Yıllar su gibi geçti ve Ayşegül anaokuluna başladı. Annesi ve babası Ayşegül’ü çok seviyor, okula başladığına inanamıyorlardı. Adnan Bey özel bir işletmede memur, Şükran Hanım ise ev hanımıydı. Okula yakın güzel bir evleri vardı. Ayşegül de ailesini ve okulunu seviyordu. Her sabah erkenden uyanıp, babası ile birlikte kahvaltısını yapıyor, babası işine gidince, O da okul hazırlığını yapıp, annesi ile birlikte okulun yolunu tutuyordu.

Sınıflarında yirmi çocuk vardı. Ayşegül arkadaşları ile iyi anlaşıyor, bütün etkinliklere severek katılıyor, başarılı da oluyordu. Elif Hanım mesleğine aşık bir öğretmendi.  Sınıfındaki çocukları, kendi çocuklarıymış gibi seviyor, hepsini aileleriyle birlikte yakından tanıyor ve tek tek hepsi ile ilgileniyordu.

Okulda veliler ile yapılan ilk toplantıda kararlaştırıldığı üzere, her gün bir aile çocuklara yemek getiriyor, çocukların etkinlikleri sürerken, yiyecekleri getiren aile sofrayı hazırlıyordu. O gün, sıra Ümit’in ailesindeydi. Ümit’in annesi Suna Hanım, hazırladığı yiyecekleri okula getirip yemek odasında sofrayı hazırlamaya başladı…

Elif Öğretmen yapılan etkinliği tamamlayıp, çocuklardan yemek için hazırlanmalarını istedi. Çocuklar bir yandan toparlanırken, bir yandan da ellerini yıkamak üzere lavabonun önünde sıraya geçtiler. Sırayla elini yıkayan çocuk yemek odasına geçip, hazırlanmış sofrada yerine oturdu. Bütün çocuklar sofraya oturunca, öğretmen Suna Hanım’a teşekkür etti. Öğretmen, yemeğe başlamak için Ümit’ten okulda öğrendikleri yemek duasını yapmasını istedi. Ümit okulda okunan duayı henüz ezbere söyleyemiyordu.

“Öğretmenim, Bismillah ile başlasak yeterli olmaz mı?” Diye sordu.

Öğretmen: “Tabii neden olmasın? Haydi başla.” Dedi ve kendisi de Ümit ile beraber biraz yüksek sesle “Bismillahirrahmanirrahim” dedi.

Çocuklar da hep beraber “Bismillahirrahmanirrahim” demeye çalıştılar. Yemeklerini afiyetle yediler. Ümit arkadaşlarından önce yemeğini bitirip, “Elhamdülillah” dedi. Annesine sevgi dolu gözlerle bakıp, teşekkür etti. Çocuklar da yemeklerini bitirip, Suna Hanım’a:

“Ellerinize sağlık, teşekkür ederiz.” Dediler. Sofradan ayrılıp, ellerini yıkamaya gittiler. Suna Hanım da tek tek hepsine “Afiyet olsun çocuklar” Dedi.

Elif Öğretmen de: “Elinize sağlık, Suna Hanım çok lezzetli olmuş, bütün çocuklar tabaklarındaki yiyecekleri bitirdiler.” Dedi ve tekrar teşekkür etti.

Suna Hanım çocukların yemeklerini iştahla yiyip bitirmelerinden ve öğretmenin övgüsünden memnun olmuştu. Memnun bir vaziyette sofrayı toplamaya koyuldu.     

 

 

 

 

 

 

ANNECİĞİM NASIL YARDIMCI OLABİLİRİM?


Bütün kâinatın mâyesi,(maya) muhabbettir.

Bütün mevcudatın harekatı, muhabbetledir.

Bütün mevcudattaki incizab ve cezbe ve cazibe kanunları, muhabbettendir.

(Sözler)

Çocuklar o gün okulda güzel bir gün geçirdiler. Oynayıp, şarkılar söylediler. Öğretmenlerinden çok güzel hikayeler dinlediler. Nihayet okuldan ayrılma zamanı geldi. Anneler gelip çocuklarını almaya başladılar. Şükran Hanım da gelip Ayşegül’ü aldı. Öğretmen ile selamlaştılar. Öğretmen, Ayşegül’ün yemeğini yediğini, yapılan etkinliklere severek, isteyerek katıldığını söyledi. Şükran Hanım söylenenlere memnun oldu. Öğretmene teşekkür edip, iyi günler dileyerek Ayşegül ile okuldan ayrıldı.

Şükran Hanım ve Ayşegül hemen sohbete başladılar.

Şükran Hanım: “Ne yediniz, söyle bakalım?” Diye sordu.

Ayşegül, peynirli börek, yaprak sarması ve kayısı kompostosu, yediklerini söyledi.

Şükran Hanım: “Yemeğini bitirdiğine göre, lezzetli olmuştur.” Dedi.

Ayşegül: “Evet anneciğim, yemekler çok lezzetliydi.” Dedi.  

Annesi: “Afiyet olsun.” Dedi.

Ayşegül okulda yaşadıklarını annesine anlatmaya başladı: “Anneciğim, Ümit yemeye her zaman okuduğumuz dua yerine sadece ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyerek başladı. Biz de hep birlikte ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyerek yemeğe başladık. Ümit yemekten sonra da ‘Elhamdülillah’ dedi.” Dedi.

Şükran Hanım, bir an ne diyeceğini bilemedi. Toparladı ve Ümit’in yaptığının gayet normal olduğunu, aslında kendilerinin de yemeğe ‘Bismillah’ ile başladıklarını ve yemekten sonra da ‘Elhamdülillah’ dediklerini söyledi.

Ayşegül bu açıklamaya sessiz kaldı. Çünkü evde bu ifadeleri pek duymuyordu. Ama Ayşegül bunu annesine söylemedi. Anne ile kızı arasında süren sohbetin konusu değişmişti bile. Akşam yemeğinden ve televizyonda izleyecekleri diziden bahsettiler…

Eve gelmişlerdi. Ayşegül önce odasına girdi, elbiselerini değişti. Elini yüzünü yıkadı. Salondaki akvaryuma yöneldi. Ayşegül’ün balıklarının birer ismi vardı. “Şirin” ve “Süslü”.

 Ayşegül, balıklar ile konuşmaya başladı:

“Nasılsın Şirin?”

“Sen nasılsın Süslü?”

Balıklar hiç oralı olmadılar, yüzmeye devam ettiler.

Ayşegül annesine: “Anneciğim, balıklara yem verebilir miyim?” Diye sordu. Annesi: “Evet kızım, verebilirsin, yalnız ikişer tane, fazla olmasın!” Dedi. Şükran Hanım içinden, aferin benim merhametli kızıma, diye düşündü.

Ayşegül, yem kutusundan sayarak dört tane yem çıkardı. Önce iki tanesini, daha sonra da diğer iki tanesini akvaryuma bıraktı. Balıkların yeme doğru yönelmeleri ve iştahla yemeleri Ayşegül’ü de memnun etti. Bugün okulda yediği sarmaları ve böreği hatırladı. Ümit’in yemeğe Bismillahirrahmanirrahim ile başlayıp yemekten sonra da Elhamdülillah demesini düşündü.

Balıklara: “Yemeğe başlarken Bismillah dediniz mi?” Diye sordu.

Ayşegül, balıklardan bir cevap alamayacağını biliyordu. Ama yine de biraz bekledi. Belki de kendi dillerinde diyorlardır, diye düşündü. Yemlerini yiyen balıklar, Ayşegül’ün ilgisinden memnun kaldılar ve Ayşegül’ün bulunduğu tarafa doğru daha canlı yüzmeye başladılar. Yüzgeçlerini çok daha hızlı hareket ettirdiler. Ağızlarından birkaç hava kabarcığı yukarı doğru yükseldi. Ayşegül, balıkların ağızlarındaki hareketleri ve hava kabarcıklarını gördü. Balıkların teşekkür ettiklerini, ‘Elhamdülillah’ dediklerini düşündü. Kendisi de mutlu olmuştu. “Yemlerini kesinlikle ihmal etmemem lazım, onlar bana emanet.” Diye düşündü.

Ayşegül balıkların yanından ayrılıp, akşam yemeğini hazırlamakla meşgul olan annesinin yanına geçti.

Ayşegül: “Anneciğim nasıl yardımcı olabilirim?” Diye sordu.

Şükran Hanım: “Ah benim merhametli, yardımsever, güzel kızım, sofrayı hazırlayabilirsin.” Dedi.

Ayşegül hemen masaya yöneldi. Önce peçeteleri katlayarak masaya koydu. Okulda öğrendiği bir etkinliği hatırladı. “Bu babamın, bu annemin bu da benim. Bir, iki, üç.” Sonra bıçak, çatal ve kaşıkları getirip her peçetenin sağına, soluna ve önüne birer tane dizdi. Her defasında; bu babamın, bu annemin bu da benim diye tekrarladı ve saydı. Sonra da “Evet anneciğim, sofra hazır.” Dedi.  

Şükran Hanım da salatayı hazırlamıştı. Ayşegül’e: “Tabakları ben koyarım.” Dedi. Bu arada zil çaldı. Şükran Hanım ve Ayşegül kimin geldiğini biliyorlardı, ancak yine de heyecanlandılar. Gelen Ayşegül’ün biricik babası ve Şükran Hanım’ın sevgili eşiydi…  

 

 

 

 

 

 

 

ALLAH (CC)’IN ADIYLA BAŞLAMAK NE DEMEK?


Şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür.

Ve şu kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en âlâsı şükürdür.

(Mektubat)

 

 Şükran Hanım ve Ayşegül Adnan Bey’i kapıda karşıladılar.

Adnan Bey: “İyi akşamlar.” Diyerek içeri girdi, eğilip kızını öptü ve kucağına aldı. Ayşegül de babasını öptü.

Ayşegül: “Hoş geldin babacığım.”  Dedi.

Şükran Hanım da eşine: “Hoş geldin canım.” Dedi. Kızını eşinin kucağından aldı. Adnan Bey eşini de öptü, odaya doğru yürüdü.

Şükran Hanım telaşla: “Yemekler!” Diyerek mutfağa koştu. Ayşegül de annesini takip etti. Ohh çok şükür, olumsuz bir durum yoktu. Şükran Hanım yemeklerin altını söndürdü.

Adnan Bey de elbisesini değişip, ellerini yıkayıp mutfağa gelmişti. Sofra hazırdı. Şükran Hanım: “Buyurun sofraya.” Dedi.

Hep beraber sofraya oturdular. Adnan Bey, kaşığı iştahla sıcak çorba tabağına daldırdı ve üfleyerek ilk kaşığını yudumladı.

Ayşegül babasını takip ediyordu. Boğazı gıcıklanmış gibi bir iki-kez öksürdü sonrada yüksek sesle: “Bismillahirrahmanirrahim” Dedi. Kızının yüksek sesle Bismillahirrahmanirrahim demesi bir an için Adnan Bey’in dikkatini çekti, duraksamasına neden oldu. İkinci kaşığını çorba tabağından çıkarmadan, kısık sesle “Bismillah” dedi ve çorbasını içmeye devam etti.

Olanları gözleyen Şükran Hanım da çorbasını içmeye başlamadan evvel yüksek sesle: “Bismillahirrahmanirrahim” dedi.

Adnan Bey, çorbasını bitirmişti. İçinden “Bismillahirrahmanirrahim” deyip, eşinin doldurduğu yemek tabağından yemeğe başladı. Bu arada Şükran Hanım’a gününün nasıl geçtiğini, Ayşegül’e okulda neler yaptığını sordu. Yemek süresince yemeğin çok lezzetli olduğunu tekrarlayıp durdu.

Ayşegül de yemekleri çok beğenmiş, doyasıya yemişti. Son lokmasını da yedikten sonra, bugün okulda yemekten sonra Ümit’in söylediği gibi “Elhamdülillah” dedi.

Artık yemekte sona doğru gelinmişti. Kızının Elhamdülillah demesi de Adnan Bey’in dikkatini çekmişti. Yine bir duraksama yaşadı, sonra kaldığı yerden devam etti. Yemek ve salatayı bitirmeye kararlıydı. Tabakları, ekmekle silip, ‘sünnettir’ diyerek mideye indirdi. Son lokmasını yerken, yemeği fazla kaçırdığını söyledi. Sol eliyle, yeni yeni belirmeye başlayan göbeğini sıvazlayıp: “Elhamdülillah çok şükür.” Dedi.

Hanımına da dönerek: “Eline sağlık canım, yemekler çok güzel olmuş.” Diyerek iltifatta bulundu.

Şükran Hanım yemeğini daha önce bitirmiş, bir yandan sofrayı toplamaya başlamıştı bile. Eşine “Afiyet olsun.” Dedi. Eşinin Elhamdülillah demesine de memnun olmuştu. “İyi bir gelişme” diye düşündü ve sessizce birkaç kez “Elhamdülillah” dedi.

Adnan Bey ve Ayşegül sofrayı kaldırma işinde Şükran Hanım’a yardımcı oldular. Bulaşıklar makineye yerleştirildi, masa silindi, çay suyu konuldu. Şükran Hanım da yardımları için eşine ve Ayşegül’e teşekkür etti.

Ayşegül babasından önce oturma odasına geçip, televizyonu açtı. Adnan Bey de oturma odasına geldi ve kızının izlediği programı izlemeye başladı. Aslında televizyondan çok kızını izliyor ve düşünüyordu. “Kızı ne çabuk büyümüş, okula başlamış, farkına varmadan babasına ders bile vermişti.” Eşinin de odaya gelmesini beklerken kendi kendine konuya nasıl başlayacağını düşündü. Şükran Hanım da çayı demleyip içeri geldi. Kendini bir koltuğa bıraktı.

O da baba ve kızının ne yaptıklarını, bir şey konuşup konuşmadıklarını merak ediyordu. Herhangi bir şey konuşulmadığını anlayınca, sohbeti kendisi başlattı. Eşine dönerek, bugün ne yaptığını, gününün nasıl geçtiğini sordu.

Adnan Bey: “Yaramaz bir durum yok, ne olsun, her zamanki gibi ıvır zıvır işler” diyerek, kaçamak bir cevap verdi. “Sağ olasın” deyip bir de teşekkür etti.

Adnan Bey’in beklemeye sabrı kalmamıştı. Ayşegül’ün izlediği programın reklama geçmesini fırsat bilerek, o da eşine ve kızına birlikte sordu: “Bugün sizler ne yaptınız bakalım?”

Ayşegül, her zamanki gibi okula gittiğini, okulda etkinlikler yaptığını, oyunlar oynadığını,  öğretmenin hikayeler okuyup anlattığını ve annesi ile birlikte eve geldiklerini söyledi.

Şükran Hanım da eşine nazire yaparcasına: ”Her zamanki gibi, ne olsun ev işleri, falan filan” Dedi.

Adnan Bey sorusunun anlaşılmadığını anlamıştı. Ayşegül’e döndü: “Kızım, sofrada yemeğe başlarken Bisimillahirrahmanirrahim; yemekten sonra da Elhamdülillah dedin. Bu gün okulda ne oldu? Bunları kimden, nereden, nasıl öğrendin?” Diye sordu.

Ayşegül babasının sorusunu anladı ve zevkle anlatmaya başladı: “Babacığım bugün okulda yemek sırası Ümit’te idi. Ümit’in annesi Suna Teyze çok güzel yemekler yapıp getirmişti. Yemeğe başlamadan önce, öğretmenimiz Ümit’ten yemek duası yapmasını istedi. Ümit, sadece ‘Bismillah’ söyleyebilir miyim? Dedi. Öğretmen de ‘evet’ deyince, öğretmen ile beraber, Bisimillahirrahmanirrahim diyerek yemeğe başladık. Yemek bittikten sonra da Ümit Elhamdülillah dedi. Ben de öğrendim, hoşuma gitti, yemekte de öğrendiklerimi tekrarladım.” Dedi.

Şükran Hanım da kızının söylediklerini doğruladı: ”Evet, bugün okulda bunlar yaşanmış. Ben de Ayşegül’e aslında bizim de yemeğe Bismillah ile başlayıp, yemekten sonra da Elhamdülillah dediğimizi söyledim.” Dedi ve eşine sordu: “Değil mi sevgilim?”

Adnan Bey de durumu anlamış ve rahatlamıştı. Eşinin sorusuna da cevap olacak şekilde: “Aaaa tamam anladım. Tabii ki, biz de çocukluğumuzdan beri yemeğe Bismillah deyip başlarız ve yemekten sonra da Elhamdülillah deriz. Hatta rahmetli babaannem, ‘Bismillah’ demeyi unutmayalım diye, yemekten önce mutlaka hatırlatırdı.”  Dedi. Adnan Bey’in bu sözleri üzerine, Şükran Hanım da rahatladı. “Aynen bizimkiler de ‘Bismillah’ demeden lokma yemezlerdi” Dedi.  

Adnan Bey, Ayşegül’den televizyonun kumandasını istedi. Ayşegül de kumandayı babasına kibarca uzatırken, fırsatı kaçırmak istemedi: “Babacığım, Bismillahirrahmanirrahim ne demek?” Diye sordu.

Şükran Hanım da eşine dönerek: “Sahi ya Adnan ben de bu konuyu biraz açıklayabilir misin? diye soracaktım.” Dedi. Adnan Bey bu soruya nasıl cevap vereceğini düşünmeye başladı. Aslında kendisi sorunun cevabını biliyordu, ama bunu kızına anlatmak çok da kolay değildi. Kitaplıkta da bu konuya cevap bulabileceği yardımcı bir kitap yoktu…

 Ama, Adnan Bey kızına bir cevap vermek zorundaydı. Bir an kendini zayıf, güçsüz hissetti, üzüldü. Üstelik eşi de kendisinden açıklama bekliyordu…  

Cesaretini toplayıp, konuşmaya başladı: “Evet, biz yemeğe ‘Bismillah’ ile başlarız. ‘Bismillah’ demek Allah (cc)’ın adıyla başlıyorum demektir. ‘Elhamdülillah’ ise Allah (cc)’a teşekkür etmek demektir.” Dedi.

Şükran Hanım da eşinin söylediklerini tekrarlamaya çalıştı: “Bismillah demek Allah (cc)’ın ismiyle başlıyorum. ‘Elhamdülillah’ ise Allah (cc)’ım sana şükürler olsun demektir.” Dedi ve memnun bir vaziyette eşine teşekkür etti.

Ayşegül bir süre sessiz kaldıktan sonra:

“Babacığım, Allah (cc)’ın adıyla başlamak ne demek? “

“Biz yemeğe neden Allah’ın adıyla başlıyoruz ki?” Diye peş peşe iki soru yöneltti.

Adnan Bey ve Şükran Hanım birbirlerinin yüzüne baktılar. Beklemiyorlardı bu soruları, ikisi de şaşırmıştı. Kızlarının sorularına cevap vermeyi ne kadar çok istiyorlardı. Ancak bu sorulara hazırlıklı değillerdi.

Adnan Bey, televizyonu kapattı, kızına dönerek: “Sevgili kızım, bugün yorgunum, hem çok da geç oldu, senin de uyuman gerek. Sorularına daha sonra cevap versem olur mu? Dedi.

Ayşegül: “Tabii, Babacığım, siz bilirsiniz.” Dedi.

Şükran Hanım, hem bu geceki sohbetten hem de Adnan Bey’in işi tatlılıkla halletmesinden memnun oldu. Kızına: “Haydi kızım, seni uyutayım.” Dedi ve Ayşegül’ün elinden tutup odasına götürdü.

Adnan Bey de kızının sorularında ısrar etmemesinden memnun kalmıştı. Ama, artık bu ve daha başka sorularla da karşılaşacağını, bunlara cevap vermesi gerektiğini biliyordu.

Şükran Hanım bir yandan kızının sorularını düşünüyor, bir yandan da kızına masal okuyordu. “…Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanne’yi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükanne’nin kapısını çalmış. “Kim o?” diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle. “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş kurt. “İçeri girebilirsin.” Kırmızı Başlıklı Kız bir an için tereddüt etmiş. ‘Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?’ diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş. Kurt, Büyükanne’nin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış. “Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım,” demiş kurt. Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanına dikkatle küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş. “Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?” “Seni daha iyi kucaklamak için!” demiş kurt. “Kulakların neden büyük, peki?” “Seni daha iyi duyabilmek için!” demiş kurt. “Gözlerin neden kocaman, peki?” “Seni daha iyi görebilmek için,” demiş kurt. “Dişlerin neden sivri peki?” “Seni daha iyi yiyebilmek için,” demiş kurt. Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıklı Kız’ı bir lokmada yutuvermiş. (…)” Ayşegül’ün uykuya dalması uzun sürmedi. Şükran Hanım kızının saçını okşayıp, alnına bir öpücük kondurdu, odasına geçti.

Adnan Bey de yatmaya hazırlanıyordu. O gece ikisi de konuşmak istemedi. Düşünceliydiler, birbirlerine “iyi geceler” dileyip uyumaya çalıştılar.      

Çocukluğu, genç kızlığı, evlilik hayalleri ve kına gecesi,  sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçti Şükran Hanım’ın. Yaşantısında yokluğa, kedere, tasaya yer olmamıştı. Her zaman kendi kendine “Ne kadar şükretsem azdır.” Derdi. Öyle ya; evin tek kız çocuğu, babasının gözdesiydi. Annesi de bir dediğini iki etmezdi. Okul ile arası pek iyi olmasa da, bunu kendisine sorun etmemişti. Fazla bir çaba göstermediği halde sınıf tekrarı yapmadan yaşadıkları ilçedeki kız meslek lisesini bitirmişti. Evliliği yaşıtlarına göre biraz erken sayılırdı, ama isteyerek evlenmişti. Eşi iyi bir insandı ve birbirlerini seviyorlardı. Mutlu, rahat  bir yaşantısı vardı, daha ne olabilirdi ki…?     

 

 

 

 

 

 

 

 

HAYATIMIZDA EKSİK BİR ŞEYLER VAR MI?


İman, insanı insan eder;

belki, insanı sultan eder.

öyle ise, insanın vazife-i asliyesi iman ve duadır.

(Sözler)

 

 

          Adnan Bey gökyüzünü hiç bu kadar mavi görmemişti. ”Masmavi dedikleri bu olsa gerek.” diye düşündü. Bulutlar da kar gibi bembeyaz ve öbek öbek, mükemmel bir tablonun karşısındayı. Gözünün görebildiği her yer en güzel ipek halıdan daha parlak ve daha güzeldi. Çiçekler, kendilerini rüzgarın ritmine bırakmış, huşu içinde dans ediyorlar, kendisini selamlıyorlardı. Her farklı ritim, birbirinden güzel farklı bir desen demekti… Hangi fabrika, hangi makine dokumuştu bu halıları? Gökyüzünü kim bu kadar güzel boyamış, Güneş’i oraya kim yerleştirmiş, bulutlara bu güzelliği kim vermişti?

Adnan Bey, ayaklarının altına serilmiş bu güzelliklere basmaya kıyamadı. O esnada yavaşça ayaklarının yerden kesildiğini hissetti. Artık gökyüzündeydi, uçuyordu. Kendisine eşlik eden kuşların sesleri ile mest olmuştu. Önce şelalenin; sonra kelebeklerin resmi geçit yaptığı gölün üzerinden geçtiler. Rengarenk balıklarla selamlaşıp, kuşların gösterilerini izlediler. Gül bahçesinde bülbüller orkestrasından melodiler dinlediler. Işık, renk ve koku harikaydı. Teneffüs ettiği oksijeni, bırakmak istemedi bir an, ancak nasıl olsa bunun sürekli olduğu ve bir sonraki soluğun daha güzel kokacağı söylenmişti kendisine. Bağ ve bahçeleri resimlerde bile hiç bu kadar kusursuz ve zengin görmemişti. Aklından geçirdiği meyve altından bir tepsi içerisinde önce gözlerinin önünde sonra ağzında oluyordu. Bal arılarının ikramı anlatılır gibi değildi. Kendisine eşlik eden kuşlar yavaşladı, iyice yavaşlayınca da birer birer yere kondular. Kendi ayakları da yere değdi. Ayakta durmayı kendine yakıştıramadı, oturdu, halıya el sürer gibi, çiçeklere elini, yüzünü sürdü, okşadı, kokladı. Yaşadığı duyguların binde birini bile daha önce yaşamamış ve yaşayanı da duymamıştı. Başını kaldırdı. Bu kez sırt üstü uzandı. Ellerini de açtı. Bu güzelliklerden bütün bedeni nasibini alsın istiyordu. Bu kadar güzelliği bir arada yaşamak kendisine ağır geldi. Gözlerini kapadı. Sadece duyduğu sesler ve bedeninin hissettiği yeter, artardı bile. Kuşların artan sesleri ve kanat çırpmaları karşısında meraklandı gözlerini açması gerektiğini düşündü. Karşısında kuvvetli bir ışık ortasında nur yüzlü bir Piri fani duruyordu. Hemen toparlandı. Dizlerinin üzerinde oturmaya başladı. Karşısındaki nur yüzlü Piri fani gülerek kendisine selam verdi. Nasıl karşılık vereceğini kestiremedi. “Aleykümselam” diyebildi. Nur yüzlü Pirifani kendisine “Oku…, oku…, oku…” diyordu. Piri fani’nin elindeki kitaplar da parlıyordu. Adnan Bey kitapların ismini okumaya çalışıyor, fakat kuvvetli ışıktan, bir türlü okuyamıyordu. Nur yüzlü Piri fani’nin dediklerini tekrarlamaya başladı. “Oku…, oku…, oku…”

          Şükran Hanım, eşinin yüzündeki aydınlığa, tebessüme merakla bakıyor, uyandırmak istemiyordu, ancak “Oku…, oku…, oku…” sesleri artarak devam edince, daha fazla da sabredemedi, alnındaki boncuk boncuk terleri sildi ve eşini uyandırdı. Adnan Bey gözlerini ovmaya başladı, bir ara suratı asıldı. Karşısında eşini görünce aklı başına geldi.

Şükran Hanım merakla: “Hayrola, ne görüyordun öyle?” diye, eşine rüyasını sordu.

          Adnan Bey doğruldu, yatağında oturdu, kendisine gelmeye çalıştı. “Keşke uyandırmasaydın.” Dedi ve rüyasını anlatmaya başladı. Şükran Hanım “Allah (cc) hayırlara vesile etsin.” Dedi. Rüyayı dinledikçe kendinden geçti, kendisi de bu güzellikleri yaşamış gibi hissetti ve sevindi. En çok da nur yüzlü Piri fani’nin elindeki kitapları merak etti ve “oku” emrini önemsedi. Gecenin bu saatinde tabire, yoruma gerek duymadılar. Başlarını yastığa koyup uyumaya çalıştılar, ama nafile... Eşler, hayatlarında bir şeylerin eksik kaldığının farkına varmışlardı…        

         

 

 

 

 

 

 

 

ÇOCUKLARIN SORULARINA KİM CEVAP VERECEK?


Karıncayı emirsiz,

arıyı yâsupsuz (arı beyi)  bırakmayan kudret-i ezeliye,

elbette beşeri nebîsiz bırakmaz.

(Lemeât)

 

          Adnan Bey ve Şükran Hanım o gün Ayşegül’ü okula birlikte götürdüler. Adnan Bey Elif Öğretmen ile selamlaştı ve izin isteyip  ayrıldı. Şükran Hanım bir süre daha okulda kaldı. Diğer anneler ile sohbet etti. Birçok anne bir gün önce Ümit’in yemeğe başlarken söylediği ‘Bismillahirrahmanirrahim’ ve yemek bittikten sonra söylediği ‘Elhamdülillah’ı konuşuyordu. Murat, Ali, Güneş, Büşra, Sıla, Arif, Ferzan ve daha birçok çocuk, evde akşam yemeğine başlarken ‘Bismillahirrahmanirrahim’ ve yemekten sonra da ‘Elhamdülillah’ demiş, bu da anne ve babaların dikkatini çekmişti.

Anneler bu konuyu öğretmen ile konuşmaya karar verdiler. Bu sırada Ümit ve Suna Hanım da geldiler. Suna Hanım Ümit’i sınıfa bıraktı. Diğer annelerin yanına geçti. Anneler, çocukları ile yaşadıkları değişikliği önce Suna Hanım ile konuştular. Suna Hanım şaşırdı, ama belli etmemeye çalıştı: “Umarım sizi üzmemişizdir.” Dedi.

Şükran Hanım: “Hayır, hayır, bilakis, biz bu konunun evde konuşulmasından memnun bile olduk. Bu arada üzüldük ama, kendi eksiğimize üzüldük, şimdiye kadar, bu eksiği neden fark etmediğimize üzüldük.” Dedi. Diğer anneler de Şükran Hanım’ı doğrulayan ifadeler söylediler. Şükran Hanım, dün gece evlerde aynı şeylerin konuşulmuş olması ve çocukların anne ve babalarına benzer sorular sormalarından içten içe memnun olmuştu. Demek problem yalnız kendilerinde değil; genel olarak az çok her ailede varmış. “Problem ortak olunca, çözüm de daha kolay olabilir.” Diye düşündü.  

Elif öğretmen, annelerin okuldan ayrılmadıklarını fark edince, fırsat bulup, annelerin yanına geldi.  Anneler birbirlerine soruyorlardı:

“Neden Bismillahirrahmanirrahim diyoruz?”

“Elhamdülillah ne demek?”

Elif Öğretmen annelerin anlattıklarını ve yaşadıkları heyecanı öğrenince memnun oldu. O da ailelerin heyecan ve endişelerini haklı buldu. Çocukların sordukları soruların, yine çocukların gelişim seviyelerine uygun bir şekilde anlatılması gerektiğinin farkındaydı. Konunun önemli ve gerekli olduğunu biliyordu. Çocuklarının sorularını düşündü. Kendisi bu soruların cevaplarını kendine yetecek kadar biliyordu. Ancak bunu çocuklara nasıl anlatacaktı? Ya çocuklar farklı sorular sorarlarsa, nasıl cevap verecekti? En iyisi konuyu Suna Hanım ile konuşmaktı. Nasıl olsa, çocukların ve velilerin aklını kurcalayan bu sorulara Ümit neden olmuştu.

Suna Hanım üniversite mezunu, sosyal aktiviteleri seven bir ev hanımıydı. Elif Öğretmen’in konu hakkında kendisiyle görüşmesinden ve yardım talep etmesinden memnun olmuştu, ancak O da kendisini çocukların sorularına cevap verecek yeterlikte görmüyordu. Ama Suna Hanım, çocuklarının sorularına en iyi cevabı kimin verebileceğini biliyordu. O kişi kayınpederi Gül Dede’ydi.  

          Ümit’in büyük babası Gül Dede gün görmüş geçirmiş, emekli bir öğretmendi. Kendini bildi bileli kitap okur, her fırsatta okuduklarını çevresindekilere de aktarırdı. Soruları cevapsız bıraktığı duyulmamıştı. Bizim afacanların sorularını mı cevapsız bırakacaktı? Hayır, bu olur şey değildi.

Suna Hanım kendinden emin bir şekilde, Elif Öğretmen’e kayınpederi Gül Dede’den söz etti ve çocukların merak edip öğrenmek istedikleri soruları cevaplaması için kayınpederi ile konuşabileceğini söyledi. Elif Öğretmen Gül Dede hakkında duyduklarına, hele de öğretmen emeklisi olduğuna çok memnun oldu. Bu hafta içerisinde herhangi bir gün eğitim programının da öngördüğü “aile katılımı” kapsamında bir etkinlik ile Gül Dede’yi sınıflarında misafir edebilirlerdi. Elif Öğretmen teklifi Gül Dede’ye götürmesi için bir kez daha Suna Hanım’a ricada bulundu.

          Suna Hanım, okulda yaşananları, Elif Öğretmen ile konuştuklarını ve teklifini kayınpederine aktardı. Gül Dede, Elif Öğretmen’in teklifinden çok memnun olmuştu. Hemen kabul etti. Neden olmasın? Ne de olsa yılların öğretmeniydi. Aktif öğretmenlik günlerini hatırladı. Çocuklara, sınıfa ve sorulara yabancı değildi ve öğretmenliği severek, isteyerek yapmıştı. Ancak, çocukların yaşını ve gelişim seviyelerini düşününce yine de heyecanlandı. Yıllardır yetiştirdiği “güller” gözlerinin önünde canlandı… Kaderde “tomurcuklar” ile birlikte olmak da varmış diye düşündü.

Elif Öğretmen de Gül Dede’nin tekliflerini kabul etmesinden memnun olmuştu. Hemen Suna Hanım ile birlikte uygun bir gün belirleyip Gül Dede’ye bildirdiler. Gül Dede de tamam deyince, her iki tarafta bu ilk buluşmanın hazırlıklarına başladılar.

Elif Öğretmen, etkinlik öncesinde Gül Dede ile bir görüşme yapıp sınıf hakkında kısaca bilgi vermek istiyordu. Bir gün okul çıkışında Suna Hanım, Elif Öğretmen’i eve davet etti. Elif öğretmen Gül Dede ile tanıştıktan sonra sınıf ve çocuklar hakkında kısaca bilgi verdi. Gül Dede ise Elif Öğretmen’e yardımcı olmaktan memnun olacağını ve çocukların ilgi ve ihtiyaçlarına gösterdiği duyarlık için teşekkür etti.                 

           

 

 

 

 

 

GÜL DEDE OKULDA


İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor.

(Hakikat Çekirdekleri)

          Kararlaştırıldığı üzere Gül Dede, perşembe günü okula gelip, çocuklarla buluşacak, onlara ‘Bismillahirrahmanirrahim’i anlatacaktı. Kendi ifadesi ile “tomurcuklar” ile buluşmak için sabırsızlanıyordu. “Hazırlıklı gitmeliyim.” Diye düşündü. Yanına birkaç kitap, tomurcuklar  için de birer çikolata almayı da unutmadı.

Ailelerin de Gül Dede’nin okula gelip çocukları ile konuşup sohbet edeceğini, merak ettikleri sorularını cevaplandıracağından haberi vardı. Aslında aileler de Gül Dede’yi ve çocuklar ile buluşmalarını, yapacağı görüşmeyi merak ediyorlardı, ancak bu görüşme yalnız çocuklar için planlanmıştı.

          Elif Öğretmen de heyecanlıydı. Okul müdürüne de bilgi vermişti. Sınıfına veliler ve çocuklar dışında ilk kez bir misafir gelecekti. Artık her şey hazırdı. Gül Dede bekleniyordu. Nihayet Gül Dede, gelini Suna Hanım ile beraber okul geldiler. Okul müdürü kendisini bahçede karşıladı, ayaküstü kısa bir tanışmadan sonra Gül Dede’yi merakla beklendiği sınıfa götürdü.

Elif Öğretmen, son günlerde çocuklara Gül Dede’nin sınıflarına geleceğinden söz ediyordu. Çocuklar da Elif Öğretmen ile beraber Gül Dede’yi heyecanla bekliyorlardı ki, kapı açıldı ve Gül Dede okul müdürü ile sınıfa girdiler. Gül Dede çocukları selamladı ve kendisi için ayrılan yere oturdu. Çocuklar da hep beraber Gül Dede’ye  “Hoş geldiniz” dediler, minicik sandalyeleri ile Gül Dede’nin etrafında hilal şeklinde dizildiler. Okul müdürü müsaade isteyip sınıftan ayrıldı.

Emekli öğretmen olan Gül Dede için sınıfta çocuklarla bir araya gelmek zor olmadı. Kısa bir tanışma faslından sonra çocuklara getirdiği çikolataları dağıttı, hal hatır sorup, çocukların heyecan ve endişelerini giderecek küçük espriler yaptı.  Çocuklar Gül Dede’ye daha da yaklaştılar. Gül Dede Elif Öğretmen ile göz göze geldi, başlamak için izin aldı. Sözü fazla uzatmadan: “Sevgili Tomurcuklar, bugün size neden misafir olduğumu biliyorsunuz değil mi?” Diye sordu. Çocuklar da hep beraber “Evet” dediler.

Gül Dede devam etti: “Size tomurcuklar dedim. Ne demek istediğimi öğretmeniniz daha sonra sizlere anlatır, ben fazla zamanınızı almak istemiyorum. Önce kısaca kendimi tanıtayım. Adım Emin Yavuz, ama bana Gül Dede de diyorlar. Sizin de Gül Dede demenizden memnun olurum. Ümit sizden bahsediyor. Ben sizlerle tanışmadan çoğunuzun ismini biliyorum. Etkinlik süresince hepinizi daha iyi tanımaya, isimlerinizi öğrenmeye de çalışacağım.” Dedi.

Elif Öğretmen, çocukların ilgisinden ve Gül Dede’nin yaptığı kısa girişten memnundu. “İyi bir etkinlik olacak” diye düşündü.

 Gül Dede, konuşmasını sürdürdü: “Bana sormak istediğiniz birkaç sorunuz olduğunu öğrendim. Sorularınız güzel ama biraz da zor sorular… Ben de konu hakkında okumaya, öğrenmeye ve ödevimi eksiksiz hazırlamaya çalıştım. Benim de okumama, öğrenmeme ve düşünmeme sebep olduğunuz için sizlere teşekkür ederim. Bugün sizlerle ‘Bismillahirrahmanirrahim’ hakkında okuduklarımı, bildiklerimi paylaşacağım. Sizinle beraber ben de yeni şeyler öğreneceğim. Sorularınıza da cevap vermeye çalışacağım.” dedi.

          “Sevgili Tomurcuklar, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ kısaca, bütün varlıklara, yardım eden, koruyan, sonsuz nimetler bağışlayan, merhamet sahibi Allah (cc)’ın adıyla başlamak demektir.”

“Bismillahirrahmanirrahim hayırlı her işin başıdır. İyi, güzel, faydalı her işe onunla başlanır. Biz dahi sizinle ilk buluşmamıza, ilk konuşmamıza ve etkinliğimize Bismillahirrahmanirrahim ile başlıyoruz.”

“İnsan her gün, her an, bilerek veya bilmeyerek, hareket eder, insan hareket halindedir ve sayısız iş ve hareket yapar. Bu iş ve hareketler insanın çevresindeki canlı veya cansız varlıklarla etkileşimine neden olur. İnsanın iş ve hareketlerine Bismillahirrahmanirrahim diyerek başlaması, yaptığı bütün iş ve hareketlerinden Allah (cc)’ın haberdar olduğunu, Allah (cc)’ın izniyle iş ve hareketlerini yaptığını;  etkileşimde bulunduğu canlı ve cansız varlıklar üzerinde de yine Allah (cc)’ın etkisi ve söz sahibi olduğunu bilmesi, bunu kabul etmesi ve açıkça ilan etmesi demektir. ” Dedi.

Çocuklar için zor bir giriş cümlesi olmuştu. Gül Dede, çocukların, “Nasıl yani?” dediğini duyar gibiydi. Bir süre tomurcuklarını gözledi, çocuklarda bir tepki yoktu, sözlerine devam etti. “İnsanın bu kabulü ve ilanı; canlı-cansız her şeye, inanan veya inanmayan herkese kendisinden bir zarar gelmeyeceğini, onların esenlik içerisinde, her türlü tehlikeden uzak, güvenli bir şekilde kalınması anlamına da gelmektedir.”

“Ayrıca, Allah (cc)’ın ismini her işinin başında söyleyen insan, başta kendine ve sonra herkese ve her şeye; kendi basit arzu ve istekleri ile hareket etmediğini, Allah (cc)’ın izni ile hareket ettiğini de söylemiş olmaktadır.” Diyerek ilk sözlerini tamamladı.

 Gül Dede, bu ifadelerin çocuklar için ağır olduğunu biliyordu. Hatta Elif Öğretmen’in de Gül Dede’nin söylediklerini anlamaya çalıştığını ve zorlandığının farkındaydı.

Bir müddet bekledikten sonra: “Sevgili Tomurcuklarım, söylediklerimi açıklamaya, aklınıza, anlayışınıza yakınlaştırmaya çalışacağım ve isterseniz sizlere de söz vereceğim.” Dedi ve çocuklara sordu: “Sizler, ben veya öğretmeniniz bu sınıfa nereden ve nasıl girdik, hiç düşündünüz mü?”

 Çocuklar: “Evet biliyoruz.” Dediler ve kapıyı gösterdiler.

Gül Dede sohbetini karşılıklı sorularla sürdürmek istiyordu ve sormaya devam etti: “Kapı her zaman açık olur mu?”

Çocuklar: “Hayır, genellikle kapalı olur.” dediler.

Gül Dede: “Peki, kapı kapalı olursa ne yaparız?”

Çocuklar, hemen cevap vermek istemediler. Biraz düşündükten sonra, Ayşegül: “Kapıyı çalar, izin alırız.” Dedi.

Ömer: “Eğer kapı kitliyse anahtarla açarız.” Dedi.

Çocukların cevapları Gül Dede’yi memnun etmişti.

“Evet tomurcuklarım, aferin, çok doğru. Kapı kapalı ise kapıyı çalar izin alırız veya anahtar kullanırız. İşte Bismillahirrahmanirrahim demek, her hangi bir işe başlarken kapı çalıp izin almak veya anahtar kullanmak demektir.”

Tekrar ediyorum. “Bismillahirrahmanirrahim demek, her hangi bir işe başlarken kapı çalıp izin almak veya anahtar kullanmak demektir.”

“Nasıl ki bir yere girerken kapıyı çalarak izin alıyor veya anahtar kullanıyorsak, öyle de herhangi bir işe başlarken Bismillahirrahmanirrahim’i söylemek, yani kullanmak, bir başka ifade ile Bismillahirrahmanirrahim ile izin almak zorundayız.”

          Elif Öğretmen de can kulağı ile Gül Dede’yi dinliyordu. Kendisini çocukların yerine koyup elini kaldırarak, söz almak istedi.

Gül Dede’nin izin vermesini beklemeden sordu: “Kapıyı çok sık kullanıyor ve her gün bir çok kapıdan girip çıkıyoruz. Bütün kapıları çalmamız, izin almamız mı gerekir?”

Gül Dede, Elif Öğretmen’in  sorusu için teşekkür etti ve sorusuna cevap verdi: “Evet, her kapıyı çalmamız ve her seferinde izin almamız gerekiyor. Çünkü her insanın, her varlığın, her eşyanın kendine ait özel sınırları var.” Dedi. Biraz bekleyip devam etti. “Neden evlerde kapı var? Neden odalara, sınıflara, iş yerlerine kapı yapıyoruz…? Kapının yapılmış olması dahi izin alınmadan içeri girilmemesinin bir gereği değil midir?”

“İnsanların kendilerine has özel sınırları olduğu gibi, her varlığın da bir sınırı var. Bizler herhangi bir iş ve hareketimizle bu sınırlara giriyor, kapılara müdahale ediyoruz. Bunun için de bu sınırlara girmeden önce her kapıyı her seferinde çalmamız ve izin almamız gerekiyor.”

Gül Dede: “Peki ‘kapı çalmak’ nasıl olur?” Diye çocuklara sordu:

Çocuklar Gül Dede’nin beklediği cevabı biliyorlardı, hep birlikte:

“Bismillahirrahirrahmanirrahim” ile olur, dediler.

Bu kez Sıla söz aldı ve Gül Dede’ye art arda iki soru yöneltti:

“Gül Dede, her kapının ayrı bir anahtarı var, bütün kapıların anahtarını nasıl taşıyalım? Hangi kapının anahtarını taşımamız gerekir? Bu çok zor olmaz mı?”

Öğretmen ve birçok arkadaşı da soruyu beğenip kafa salladılar. Gül Dede de soruyu beğenmişti. Sıla’ya teşekkür etti.

“Küçük Dostlarım, biz, gördüğümüz veya görmediğimiz bütün varlıkların, Dünya dediğimiz yeryüzünün, kâinat dediğimiz evrenin bir tek sahibi, bir tek yaratıcısı olduğuna inanıyoruz. Bundan dolayı bütün kapıların da bir tek sahibi ve bir tek anahtarı var. Bir tek olan bu anahtar, bütün kapıları açabilir ve açıyor. Bu anahtar ise Bismillahirrahmanirrahim’dir. Biz de her zaman, herhangi bir işe başlarken, herhangi bir işi başlarken, bir şey alırken, bir şey verirken Bismillahirrahmanirrahim demeliyiz.” Dedi. 

Gül Dede bir tek anahtarın bütün kapıları açabilmesi ile ilgili bir örnek vermek istedi. “Tomurcuklarım, şimdi bu konuda sizlere bir örnek vermek istiyorum.” Dedi ve Sıla’ya bir soru yöneltti.

“ Sıla, şu anda içinde bulunduğumuz sınıfın ışığını açmak/yakmak için ne yaparsın?” diye sordu.

Sıla: “Elektriğin açma-kapama anahtarına basarım.” Dedi.

Gül Dede, Elif Öğretmen’den izin alıp, Sıla’nın elektrik anahtarını kullanarak, elektriği açmasını istedi. Elif Öğretmen izin verdi. Sıla da elektrik anahtarına dokunup sınıftaki ışıkları yaktı.           

Gül Dede: “Her sınıfta ayrı bir elektrik anahtarı var ve ışıkları yakmak için her birisini ayrı ayrı kullanmak ve her birisine dokunmak gerekiyor, değil mi?

Çocuklar: “Evet” dediler.

Gül Dede: “Tomurcuklarım, okulda, bütün sınıflardaki elektriğin bağlı olduğu bir tek elektrik anahtarı da var biliyor musunuz?” dedi. Çocuklar okuldaki elektrik panosunu ve anahtarı bilmiyorlardı. Elif Öğretmen verilen örnekten çok memnun olmuştu. Gül Dede’den izin alıp, çocukların evlerindeki elektrik panosundan örnek vererek, çocuklara okuldaki elektrik panosundan bahsetti ve en kısa zamanda çocuklara okulun elektrik panosunu göstereceğini, hatta okul müdüründen izin alabilirse, bir tek anahtar ile bütün okulun ışıklarının nasıl yanıp, söndürülebileceğini görmelerini sağlayacağını söyledi.

Gül Dede sözlerine devam etti: “Tomurcuklarım, sınıfımızın ışığını bir tek anahtar ile açabildiğimiz gibi, okulun ışıklarını da bir tek anahtar (şalter) ile açabiliriz. Okulun ışıklarını bir tek anahtar ile açabildiğimiz gibi, şehrimizin ışıklarını da bir tek anahtar ile açabiliriz, hatta bir ülkenin ışıkları da bir tek anahtar ile açılıp kapanabilir.” Dedi.

Gül Dede, elektrik örneğinin, çocuklar için biraz soyut kaldığını düşündü. Çocuklar, okulun ışıklarının bir anda, bir tek anahtar ile açılıp kapandığını görmemişlerdi. Bir şehrin veya bir ülkenin ışıklarının da bir tek anahtar ile açılıp kapanmasını da anlamakta zorlanacaklardı.

Gül Dede: “Size bir örnek daha vereyim.” Dedi: “Şu anda sınıfımızdaki elektrikler kapalı, okulda herhangi bir ışık yanmıyor. Sokaklarda aydınlanma lambaları söndürülmüş, ama her yer aydınlık, her yer pırıl pırıl, her şeyi görüyoruz. Neden ?” Çocukları beklemeden kendisi cevap verdi: “Çünkü Güneş var. Allah (cc)’ın lambası olan bir tek güneş, gündüz olunca bütün dünyayı aydınlatıyor. Demek ki, bir tek Güneş ile Dünya’yı aydınlatan Allah (cc), bir tek ‘Bismillahirrahmanirrahim’ ile de bütün kapıların açılmasını sağlayabilir.                     

Bu kez Arif’in dudaklarından: “Neden, izin alıyoruz?” sorusu döküldü.

Elif Öğretmen, Arif’in sorusuna kendisi cevap vermek için Gül Dede’den izin istedi.

Gül Dede: “Memnuniyetle” dedi.

Elif Öğretmen: “Arifciğim, az önce Gül Dede de söylemişti. Kâinatın, Dünya’nın, bütün varlıkların ve tabii ki insanların bir yaratıcısı, bir sahibi var. Biz O’na Allah (cc) diyoruz. İnsanın da kendi yaratıcısına haber vererek, ondan izni alarak bir işe başlaması, bir iş yapması kadar tabii ne olabilir? Çünkü yaptığımız her iş, her hareket, söylediğimiz her söz, bizim dışımızda bir başka varlığı, bir başka canlıyı da ilgilendiriyor, O varlığın sahibi, yaratıcısı da Allah (cc)’tır. Dolayısıyla bizim O’nun adıyla kapı çalmamız ve izin almamızdan tabii ne olabilir.” Dedi. Gül Dede, Elif Öğretmen’in açıklamasını beğenmişti.

Elif Öğretmen’in bu güzel cevabı çocukların ilgi ve meraklarını daha da arttırmıştı. Murat el kaldırıp, söz aldı: “Dedeciğim, her hangi bir iş yaparken, kapıyı çalmaya, izin almaya neden ihtiyacımız olsun ki?” Dedi.

Gül Dede: Bismillahirrahmanirrahim’in çok çok önemli olduğunu; önemli olduğu kadar, çok da geniş, sınırsız anlamı olduğunu duymuştu. Daha önce kitaplarda, kâinatın bütün sırlarının besmelede saklı olduğunu okumuş, bütün bu sırları ilmek ilmek çözmenin kolay olmadığını da biliyordu. Ama çocukların sorularına bir şekilde ikna edici cevaplar vermek gerekiyordu.

Gül Dede, Murat’a sorusu için teşekkür etti. Elif Öğretmen’e dönerek, yeterli zamanlarının olup olmadığını sordu. Zaman olduğunu öğrenince, çocukları fazla yormayacak bir hikaye ile Murat’ın sorusuna cevap vermeyi düşündü.

Çocuklara dönerek: “Sevgili Tomurcuklarım, sohbetimiz biraz uzadı, biliyorum. Onun için sizlere bir hikaye anlatıp, bugünlük etkinliği bitireceğim. İnşallah, başınızı ağrıtmam.” Dedi ve hikayeyi anlatmaya başladı.

“Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…

Çok büyük, sınırları sonsuz, bereketli toprakları olan, zengin bir ülkenin, her şeye gücü yeten, merhametli, adil bir Padişahı varmış. Padişahın iki erkek evladı olmuş. Çocuklarının bütün ihtiyaçlarını bilen ve mükemmel bir şekilde karşılayan Padişah, gezip görsünler, kendi saltanatının, sınırlarını, gücünü, kuvvetini, kudretini tanısınlar diye onları ülkesinde seyahat etmeye göndermiş.

Çocuklardan biri alçakgönüllü, sakin, mütevazi; diğeri mağrur, kendini beğenmiş, kibirli, gururlu imiş. Alçakgönüllü, mütevazi olan çocuk, gittiği her yerde, bu ülkenin Padişahının oğlu olduğunu söylemiş ve ülkenin her bir yerini baştan aşağı rahat, esenlik içerisinde her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak; güven içerisinde gezmiş. Yolda, bir eşkıya veya çete ile karşılaşsa; Padişahın adını söyleyip, kimliğini açıklar, kendisini tanıtırmış, “Ben bu ülkenin Padişahının oğluyum. O’nun emri ve izni ile geziyorum. İşte bu da benim kimliğim” dermiş. Yol kesen eşkıya ona ilişmez, zarar veremez def olur, uzaklaşıp gidermiş. Seyahat süresince bir ihtiyacı olsa; Padişahın adını söyler, bunun üzerine, herkesten hürmet, saygı ve sevgi görür, ihtiyaçları en iyi bir şekilde karşılanırmış.

Mağrur, kendini beğenmiş, kibirli olan çocuk ise, gittiği, gezdiği yerlerde Padişahı tanıdığını söylemez, Padişahın adını anmaz,  Padişahın oğlu olduğunu söylemezmiş. Her gittiği yerde başına belalar gelmiş, sıkıntılar çekmiş; aç ve açıkta kalmış; korkudan titremiş; hem rezil hem de zelil olmuş, her yerde hor görülüp aşağılanmış…” Diyerek hikayesini tamamladı.

Çocuklar bir an sesiz kaldılar, Gül Dede devam etti:

“Sizler, ben ve bütün insanlar, bu hikayedeki her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, merhametli, adil padişahın yani Allah (cc)’ın seyahat eden misafirleriyiz / yolcularıyız. Allah (cc)’ın ülkesi olan Dünya’da bir bakıma Evren’de yolculuk halindeyiz.”

“Bu yolculuk; doğumdan önce başlayan süreçten sonra; bebeklik, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, ölüm, kabir hayatı, yeniden diriliş, hesaba çekilme ve sürekli kalınacak ebedi yurdu kapsayan uzun bir yolculuktur.”

 “Bu yolculuk boyunca; çok fazla şeye ihtiyacımız var. Bizler ise güçsüz, zayıf, aciz ve fakiriz. Herhangi bir iş yapmadan önce bütün varlıkların, Dünya’nın ve Evren’in sahibi ve ebedi Padişahı olan Allah (cc)’ın ismini her zaman her herhangi bir işe başlarken, söylemeliyiz. Söylemeliyiz ki, Padişahın mağrur, gururlu, kibirli oğlunun durumuna düşüp zahmet, sıkıntı ve zorluk çekmeyelim. Rezil olup, alçalmayalım. Hor, hakir görülüp, aşağılanmayalım. Karşılaştığımız olaylar, güçlükler, sıkıntılar bizi korkutmasın…”

“İşte Tomurcuklarım, Bismillahirrahmanirrahim öyle kıymetli bir hazinedir ki; bize güçsüzlüğümüzü, zayıflığımızı, acizliğimizi, fakirliğimizi hatırlatır. Kuvveti, kudreti, rahmeti sınırsız olan; her şeyin sahibi, her şeye gücü yeten Allah (cc)’ın makamına kabul edilmemize, korunmamıza, yardım almamıza vesile olur.” Dedi.

Gül Dede Murat’a dönerek: “Neden kapıyı çalmaya ve izin almaya ihtiyacımız olduğunu anlatabildim mi? Dedi.

Murat: “Galiba anladım, Gül Dede.” diyerek teşekkür etti.

Gül Dede, “Bu günlük bu kadar yeter” diye düşündü. Çocuklara kendisini merak ve dikkatle dinledikleri; Elif Öğretmen’e de kendisine bu fırsatı verdiği için teşekkür etti. Öğretmen ve çocuklar da Gül Dede’ye memnun kaldıklarını söyleyip teşekkür ettiler. Fakat Gül Dede’nin hemen gitmesine fırsat vermediler.

Gül Dede’ye daha çok soruları olduğunu ve kendisi ile tekrar buluşmak, konuşmak istediklerini söylediler. Gül Dede de onların bu ilgisi karşısında memnun oldu. Kendisinin de birlikte olmaktan memnun olacağını söyleyip, tekrar buluşmaya söz verdi.

Artık geç olmuş, çocukların evlerine gitme vakti gelmişti. Anne babalar çocuklarını almak için bekliyorlardı. Onlar da bugünkü etkinliği merak etmişlerdi. Gül Dede çocuklarla tek tek vedalaştı, ellerini sıktı. Elif Öğretmen’e de tekrar teşekkür edip, sınıftan ayrıldı.

      

 

 

 

 

 

BÜTÜN KAPILARI AÇAN ANAHTAR


Sultan-ı kainat birdir. herşeyin anahtarı onun yanında,

herşeyin dizgini onun elindedir.

(Mektubat)

 

 

          Şükran Hanım Ayşegül’ü aldı. Öğretmen ile selamlaşıp okuldan ayrıldılar. Ayşegül ile konuşarak eve doğru yürüdüler. Konuyu Ayşegül açtı: “Anne sınıfımıza Gül Dede geldi biliyorsun değil mi?” Dedi.  

Şükran Hanım: “Evet biliyorum. Siz konuşurken biz de dışarıda merakla sizi bekliyorduk. Gül Dede’yi gördüm bile.” Dedi ve Gül Dede’nin neler anlattığını sordu.

Ayşegül, Gül Dede’yi çok dikkatli dinlemişti. Söylenenleri adeta zihnine kaydetmişti. Başladı anlatmaya: ”Anneciğim, Gül Dede bize ‘Sevgili Tomurcuklar’ diye hitap etti. Gerçek adı Emin’miş. Bize sınıfa nereden ve nasıl girdiğimizi sordu. Ben de ‘Kapıyı çalarak girdiğimizi’ söyledim. Ömer de ‘Eğer kapı kilitliyse anahtarla açarız.’ dedi. Gül Dede de ‘Evet çok doğru, Bismillahirrahmanirrahim’i söylemek, her hangi bir işe başlarken kapı çalmaya veya anahtar kullanmaya benzer. İnsana bütün kapıları açar, biz de herhangi bir işe başlarken, herhangi bir şey alırken, herhangi bir şey verirken, Bismillahirrahmanirrahim demeliyiz.” Dedi.

          Şükran Hanım Ayşegül’ün anlattıklarından memnundu. “Aferin kızıma ne güzel de öğrenmişsin.” Dedi.

Ayşegül anlatmaya devam etmek istiyordu: Öğretmenin de Gül Dede’ye soru sorduğunu, evlere, odalara, sınıflara, iş yerlerine kapı yapıldığını, kapının yapılmış olmasının, kapıyı çalmak ve izin almanın bir gereği olduğunu, Bismillahirrahirrahmanirrahim demekle de kapıyı çalmış olduğumuzu, olacağımızı, bir bir anlattı.

Şükran Hanım, kapı çalma, izin alma örneklerini ilginç bulmuştu. “Bu benzetmeler çocuklar için mükemmel.” Dedi.

Eve gelmişlerdi, ancak Ayşegül’ün anlatımları henüz bitmemişti. 

          Şükran Hanım, kızının bu heyecanını ve güzel anlatımlarını, babasıyla da paylaşmasını istiyordu. “Tamam kızım, biraz da babana anlatırsın.” Dedi ve mutfağa geçti.

Ayşegül de elbiselerini değişti, annesine balıklara yem vermek istediğini söyledi. Annesinin izni ile Şirin ve Süslü’ye yemlerini verdi. Balıklara yemlerini verirken Bismillahirrahmanirrahim dedi. Onlarla konuştu, balıkların hareketlerini anlamaya çalıştı. Balıklara: “Sizinle olmak çok güzel, ama anneme de yardım etmeliyim.” Diyerek vedalaştı.

Ayşegül, mutfağa geldi. “Anneciğim yardımcı olabilir miyim? Diye sordu.

Şükran Hanım: “Bugün soframız hazır sayılır, teşekkür ederim.” Dedi.

          Zil de çaldı. Her zamanki gibi kapılar açıldı. Adnan Bey “iyi akşamlar” diyerek içeri girdi. Yine önce kızını kucağına aldı ve öptü. Eşi ile selamlaştı. Ayşegül’ün keyifli olmasına sevindi. “Demek bugün işler yolunda gitmiş.” Diye düşündü.

Ayşegül sabırsızdı. Bir an önce yaşadıklarını babasına da anlatmak istiyordu. Şükran Hanım durumun farkındaydı. “Haydi kızım, önce yemek yiyelim.”  Diyerek, baba ve kızını mutfağa yönlendirdi.

Ailece mutfağa geçtiler. Ayşegül, ille de bir iş yapmak istiyordu. Sofrada tamamlayacağı eksik aradı. Bulamayınca, babasının sandalyesini çekip, oturması için “Buyurun Babacığım.” Dedi.

Adnan Bey, kızına teşekkür etti. Şükran Hanım, “Bu ne iltifat kızım kıskandırıyorsun beni.” Dedi.

Nihayet sofraya oturdular. Ayşegül anlatmak için fırsat kolluyordu. “Babacığım bu gün okulumuza Gül Dede geldi. Bismillahirrahmanirrahim hakkında sohbet etti. Biliyorsun değil mi?” Dedi.

Şükran Hanım: “Tamam kızım, kaldığın yerden devam edebilirsin.” Dedi.

Adnan Bey: “İnşaallah önemli bir şeyler kaçırmamışımdır.” Dedi.

Ayşegül, “Hayır hayır, anneme anlattıklarımı daha sonra size de anlatırım.” Dedi ve kaldığı yerden anlatmaya başladı: “Sıla, Gül Dede’ye, her kapının ayrı bir anahtarı var, bütün kapıların anahtarlarının nasıl taşınacağını sordu ve bunun çok zor olacağını söyledi. Gül Dede de “gördüğümüz veya görmediğimiz bütün varlıkların, Dünya’nın ve Evren’in bir tek sahibi, bir tek yaratıcısı olduğuna inandığımızı, bundan dolayı bütün kapıların da bir tek anahtarı olduğunu, bu anahtarın bütün kapıları açtığını ve bu anahtarın Bismillahirrahmanirrahim olduğunu söyledi. Biz de her zaman, bir işe başlarken, bir işi yaparken, bir şey alırken, bir şey verirken Bismillahirrahmanirrahim demeliymişiz.” Dedi.

 Adnan Bey: “Ne kapısı, ne anahtarı?” Böyle giderse ben bir şey anlayamayacağım, galiba” Dedi.

Şükran Hanım Ayşegül’ün anlattıklarına odaklanmıştı. Eşinin araya girmesinden memnun olmadı. Eşine, Ayşegül uyuduktan sonra, eksik kalan ve anlamadığı yerleri kendisine anlatacağına söz verdi ve Ayşegül’ün sözünü kesmemesini rica etti.

Bu arada Ayşegül’ün aklına okuldaki bütün lambaların bir tek anahtar ile açılması ve kapanması geldi.

Babasına: “Babacığım, evimizdeki bütün lambalar bir tek anahtar ile açılıp kapatılabilir mi?” diye sordu.

Adnan Bey önce biraz tereddüt etti. Sonra elektrik panosu ve sigorta aklına geldi. “Tabi kızım, bir tek anahtar ile evin bütün ışıklarını yakabilir sonra da  söndürebiliriz dedi.  

Ayşegül: “O zaman yemekten sonra denebilir miyiz?” dedi.

Adnan Bey: “Tabii kızım, yemekten sonra, mutlaka deneriz. Ama sen de Gül Dede’nin anlattıklarını bana da eksiksiz anlatacağına söz ver.” Dedi.   

Ayşegül ilgi ile dinlenmekten memnundu. “Söz babacığım.” Dedi ve anlatmaya devam etti. Okulun bütün ışıklarının bir tek anahtar ile açılıp kapanabildiğini, bir şehrin, hatta bir ülkenin bile bütün ışıklarının bir tek anahtar ile açılıp kapanabildiğini, nasıl ki bir tek olan Güneş’in bütün Dünya’yı ısıtıp aydınlattığını; bunun gibi bütün kapıları açan anahtar olan Bismillahirrahmanirrahim’in de Dünya’daki her kapıyı açabileceğini söyledi.

Şükran Hanım, konuştuğu için Ayşegül’ün ve heyecanla Ayşegül’ü dinledikleri için de yemeklerinin yenilmediğini fark etti. Eşinden izin alıp, Ayşegül’ün anlatımlarına yemekten sonra devam edilmesini istedi.

Adnan Bey’de yemek yenilmediğini,  fark etmişti. O da bu teklifi uygun gördü. Ayşegül’e: “Kızım yemekten sonra kaldığın yerden devam edebilir misin? Diye sordu.”

Ayşegül: “Benim için fark etmez, siz bilirsiniz. Ben Gül Dede’nin bütün anlattıklarını sizinle paylaşmak; elektrik deneyini de görmek istiyorum.“ Dedi. 

Şükran Hanım ve Adnan Bey Ayşegül’ün isteğini kabul ettiler, zaten kendileri de bunu çok istiyorlardı. Yemekten sonra Ayşegül ve Adnan Bey oturma odasına geçtiler ve ilk defa televizyonu açmadılar.

Adnan Bey: “Annen gelinceye kadar, elektrik deneyini yapabiliriz.” Dedi. Şükran Hanım’dan da izin alıp dışarı çıktı, kapının hemen yanındaki elektrik panosundan evdeki bütün ışıkların bağlı olduğu anahtarı indirdi. Bir anda ev karanlığa büründü. Birkaç saniye sonra da tekrar anahtarı açtı ve Ayşegül’ün yayına geldi. “Evet Ayşegül, Gül Dede çok doğru söylemiş. Benim şu anda yaptığım gibi, İstenirse bir tek anahtar ile bütün şehrin ışıkları açılıp kapatılabilir.” Dedi.

 Şükran Hanım da odaya gelmişti. Ayşegül gözlerin ve kulakların kendisinde olduğunu biliyordu. Başladı anlatmaya… Arif’in sorusuna öğretmenin cevap verdiğini, Murat’ın “Herhangi bir iş yaparken, kapıyı çalmaya, izin almaya neden ihtiyacımız olsun?” Sorusuna ise Gül Dede’nin hikaye ile cevap verdiğini söyledi ve Gül Dede’nin anlattığı hikayeyi anlattı:

“Sınırları sonsuz, zengin bir ülke Padişah’ının iki oğlunu varmış. Babaları çocuklarını, gezip görsünler, kendi gücünü, kuvvetini tanısınlar diye ülkesinde gezmeye göndermiş. Çocuklardan biri alçakgönüllü, sakin, mütevazi; diğeri mağrur, kendini beğenmiş, kibirli, gururlu imiş. Alçakgönüllü, mütevazi olan çocuk gittiği her yerde, Padişahın oğlu olduğunu söylemiş ve ülkenin her bir yerini baştan aşağı güvenli bir şekilde, her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, huzur içerisinde gezmiş. Yol kesen bir eşkıya ile karşılaşsa; Padişahın adını söyleyip, kimliğini açıklar, kendisini tanıtırmış, yol kesen eşkıya ona ilişmez, zarar veremez gidermiş. Padişahın hatırı için her gittiği yerde, saygı ve hürmet görür, ihtiyaçları en iyi bir şekilde karşılanırmış. Mağrur, kendini beğenmiş, kibirli çocuk ise, Padişahın adını anmaz, Padişahın oğlu olduğunu söylemezmiş. Her gittiği yerde de başına belalar gelmiş, sıkıntı çekmiş; aç ve açıkta kalmış; korkudan titremiş; hem rezil hem de perişan olmuş, hor görülüp aşağılanmış.”

Hikaye Adnan Bey’in de hoşuna gitti. Kızına: ”Gül Dede, çok güzel şeyler anlatmış, ancak sen de çok güzel anlamışsın, aferin.” Dedi.

Ayşegül daha bir şevkle, heyecanla anlatmayı sürdürdü: ”Gül Dede, bizim de O Padişahın seyahat eden çocukları olduğumuzu, ihtiyaçlarımızın çok fazla, bizlerin ise güçsüz, zayıf ve fakir olduğumuzu, herhangi bir iş yapmadan önce Dünya’nın ve Evren’in sahibi, padişahı olan Allah (cc)’ın ismini söylemeliyiz ki, Padişahın gururlu, kibirli oğlunun durumuna düşüp zorluk çekmeyelim, rezil olup hor görülmeyelim, aşağılanmayalım. Karşılaştığımız zorluklar, olaylar bizi korkutmasın.” Dediğini, söyledi.

Annesi ve babası Ayşegül’e hayret ve gururla bakıyorlardı. Ayşegül devam etti: “Gül Dede, son olarak da; Bismillahirrahmanirrahim öyle kıymetli bir hazinedir ki, bize güçsüzlüğümüzün, zayıflığımızın, acizliğimizin farkında olmamızı sağlar; kuvveti, kudreti, rahmeti sınırsız olan; her şeyin sahibi, hakimi olan ALLAH (cc)’ın huzurunda kabul görülmemize, korunmamıza, yardım almamıza neden olur.” deyip sözlerini bitirdiğini söyledi. 

          Adnan Bey, Ayşegül’ün sorularının cevabını bulacağı biri ile karşılaşmasından memnundu ve kendisini rahatlamış hissetti. Ama Gül Dede’yi de merak etmişti. Eşine Gül Dede ile tanışma fırsatı bulup bulmadığını sordu.

Şükran Hanım da Gül Dede ile tanışma fırsatı bulamadığını, Ayşegül’ün söyledikleri kadar Gül Dede’yi tanıdığını; yani “Ümit’in dedesi ve emekli bir öğretmen” o kadar. Adnan Bey, Gül Dede için “Takdir edilecek bir kişiymiş, keşke daha önce kendisini tanıma fırsatı bulsaydık” diye geçirdi içinden ve kendisini tanımak istediğini söyledi.

 

 

 

 

 

 

 

GÜL BAHÇESİ


Cennet ucuz değil; Cehennem dahi lüzumsuz değil.

(Hakikat Çekirdekleri)

Emin Bey, Nam-ı diğer Gül Dede. Anadolu’nun küçük bir kasabasında gül yetiştiriciliği yapan orta halli bir ailenin en küçük oğlu olarak dünyaya gelmişti. Küçüklüğünden itibaren güllere ve okumaya meraklıydı. İlk ve ortaokulu kasabasında, liseyi çok zor şartlar altında ilçe merkezinde okudu. Çalışkan ve mütevazi bir öğrenci olan Emin, yaz tatillerinde önce kendi gül bahçelerinde ailesine yardım ediyor, daha sonra komşularının bahçelerinde çalışıp okul masraflarını çıkarıyordu. Aklında hep öğretmen olmak, çevresine yardımcı olmak vardı. Başka bir meslek seçmeyi düşünmedi. Nitekim Ankara’da müracaat ettiği üniversitede okumaya hak kazandı. Memleketten tanıdıklarının tavsiyesi üzerine öğrencilerin kaldığı bir eve yerleşti. Ankara’da öğrenci evinde kalıp okumak, lise yıllarına göre daha kolay gelmişti. Arkadaşlar, evdeki işleri nöbetleşe yapıyorlardı. Emin lise yıllarında da yalnız başına bir evde kalıp yemeklerini kendisi yaptığı için güzel yemek yapmayı öğrenmişti. Arkadaşları da yaptığı yemekleri beğeniyorlardı. Daha sonra kendi nöbet sıralarında da yemeklerin Emin tarafından yapılmasına karar verdiler. Emin evin aşçısı olmuştu, yemekleri yapıyor, bulaşık, alış veriş vs. diğer işlere karışmıyordu.  

O yıllarda, ülkenin içinde bulunduğu siyasi şartlar, öğrenci olarak Emin’in okuldan beklediklerini karşılamıyor, söylemek, yapmak, yaşamak istediklerini engelliyordu. Okulda veya şehirde olaysız bir gün neredeyse geçmiyordu. Emin olaylara bir anlam vermekte zorlanıyor, mümkün olduğunca olaylardan uzak kalmaya çalışıyordu. Ülkede yaşananların karanlık, art niyetli planların sahneye konulan senaryoları olduğunun farkındaydı. Ancak bu senaryoların, olaylarda taraf olan sınıf ve okul arkadaşlarınca fark edilmemesi kendisini üzüyordu. Senaryoların içyüzünü bazen aynı evi paylaşan “en yakın” arkadaşlarına bile anlatmakta zorlanıyor, ancak elinden fazla da bir şey gelmiyordu. Yıkılan gencecik bedenler, içine ateş düşen aileler, parçalanan ana yürekleri… Ülkenin aşınan itibarı, tahrip olan milli servet, birkaç “cent”e muhtaç ülke ekonomisi, karaborsa, stok, alışveriş kuyrukları; ama aşınmayan kaldırımlar, bitmez tükenmez bilmeyen nutuklar, sloganlar!…. Halk adına halka düşman eylemler, düşünceler… Boşa geçen yıllar…

Emin uzak kalsa da bazen olayların ortasında kalıyor; koruyan ve kollayan Allah (cc)’ın yardım ve inayetiyle hiç umulmadık bir şekilde burnu bile kanamadan kurtuluyordu. Okuldan umduğu eğitimi alamazsa da sınıflarını takıntısız geçti, okulunu zamanında bitirdi. Artık o çok sevdiği ülkesi, halkı, öğrenciler onu bekliyordu. Türkiye’nin birçok yerinde heyecanla, özveriyle görev yaptı. Öğrenciler, okul idareleri, arkadaşları ve çevresi ile ilişkileri ona öğretmenlikten fazla bir rol yüklemişti.

Çocukluğundan beri öğrenip geliştirdiği gül yetiştirme becerisini insan yetiştirme sanatına transfer etmişti. Artık okul ve sınıflar onun gül bahçeleriydi. Yetişmiş her bir gül, istikbalin gül bahçesi olacaktı. Ülkenin, dünyanın boydan boya gül bahçeleri ile donanmış hali, hayallerini, rüyalarını süslüyordu.

Emin öğretmen kendisinden çok, öğrencileri için çalışıyor, görev yaptığı okulunun dışında, diğer okullardan öğrenci ve öğretmen arkadaşları ile de ilgileniyor; herkese ulaşmaya, yardımcı olmaya çalışıyordu. Kendi kendine, evlenmeme kararı almıştı. Evliliği, hedeflediği, rüyasını gördüğü gül bahçeleri ile donanmış bir ülke, bir dünya için engel olarak görüyor, kendisine yakıştıramıyordu.

Yıllar su gibi akıp gidiyor, yurdun dört bir yanında açan “gül bahçeleri” ile mesut oluyordu… Bu arada evlilik telkinlerine daha fazla direnemedi. Bir yaz tatilinde hatırlarını kıramadığı büyüklerinin tavsiyesi ile evlendi, çoluk çocuğa kavuştu. İki çocuğu oldu, Sinan ve Fatma.  Evlendikten sonra eşi ve çocukları ile beraber daha sakin bir yaşantısı oldu. Çocuklarını yetiştirdi. Önce oğlunu evlendirdi sonra da kızını. Emekliliği de çoktan hak etmişti. Emekli olduğu yıl eşini kaybetti. Beklemediği bir yalnızlık hali yaşamaya başladı. Garip kaldı… “Artık bana ihtiyaç yok.” Diye düşünüp, doğup büyüdüğü kasabasına geri döndü. Kasabada içinde ocak tüten birkaç ev kalmıştı. Kendisi de yaşlanmıştı ama, bu kadar sakin bir hayat da ona göre değildi. Gül bahçeleri ve güller rüyasına giriyordu. Unutulduğunu düşündü. Duygusallaşmıştı, kasabalılara hatıralarını anlatırken gözyaşlarını tutamıyordu. Komşuları gizli gizli ağladığını da görmüşlerdi. Artık evden dışarı çıkmıyor, namazını da evde yalnız kılıyordu.  Unutulmak zor gelmişti.  Yalnız bir hayat bedenine ağır gelmese de ruhunun bunu kaldırabileceğinden emin değildi.

Oğlu Sinan, yetersiz olduğunu bilse de ancak ayda bir kendisini ziyaret edebiliyordu. Bir seferinde kasaba halkı, Emin Bey hakkında izlenimlerini Sinan’a anlattılar. Sinan da üzüldü, durumu eşine anlattı, Suna Hanım ve Ümit ile birlikte babalarını şehirde beraber yaşamaya ikna ettiler.  

Yaşadıkları şehir Emin Bey’e yabancı değildi. Kısa sürede çevresi genişledi. Eski yoğun günler gibi olmazsa da her günü doluydu. Şehirde çocuklara ve gençlere yönelik sosyal kültürel her türlü etkinlikten haberi oluyor, zaman zaman kendisi de gönüllü olarak bu etkinliklerde görev alıyordu.

Oturdukları evin bahçesi de gül yetiştirmeye müsaitti. Gül yetiştirmeye de zaman ayırıyor, böylece hem güller hem de çok sevdiği çocuk ve gençler ile ilgileniyordu. Emin Bey evlerinin bahçesini güllerle donatmıştı. Mahallede evleri “gül bahçeli ev” olarak anılmaya başlandı. Emin Bey gülleri yalnız kendi bahçeleri için değil, komşular için de yetiştiriyor, kendi elleri ile komşularının bahçelerine güller dikiyordu. Artık mahallede belki de şehirde bahçesinde gül olmayan ev kalmamıştı. Bilenler, Emin Bey’e “Gül Dede” diyor, Gül dede diye tanıtıyorlardı. Tanımayanlar da O’nu “Gül Dede” diye soruyorlardı. Emin Bey “Gül Dede” denilmeyi hak etmişti ve kendisi de bu lakaptan memnundu.

 

 

 

 

  

 

GÜL DEDE’ye TEŞEKKÜR


Bu dünya bir misafirhanedir.

(Sözler)

 

Çocuklar okula gelmeye başladılar. Elif Öğretmen, ailelerin Gül Dede ile birlikte yapılan etkinlik hakkında ne düşündüklerini merak ediyordu. Gördüğü her veliye Gül Dede ile birlikte yapılan etkinlik hakkında soru sordu. Bazen kendisi sormadan anne veya babalar, yapılan etkinlik için öğretmene teşekkür ediyor ve çocukların memnun kaldığını söylüyorlardı. Yapılan etkinlikten şikayetçi olan yoktu. Teşekkür edenler, Gül Dede’yi tanımak istediğini söyleyenler ve bu etkinliğin devam etmesi gerektiğini isteyenler hayli fazlaydı.

Öğretmen Hanım’da yapılan etkinliğin daha yeni bir başlangıç olduğunu ve devam etmesi gerektiğini düşünüyordu. Ancak bu nasıl olacaktı? Gül Dede buna ne derdi? ... Özellikle Gül Dede’nin fikri önemliydi. Bunun için Ümit’in gelmesini bekliyordu. Suna Hanım ve Ümit okul bahçesinden içeri girdiler. Öğretmen Suna Hanım’a biraz konuşmak istediğini söyledi. Suna Hanım bekledi. Elif Öğretmen fırsat bulunca Suna Hanım ile konuşmaya başladı. Ailelerin dün yapılan etkinlikten memnun kaldığını ve birçok ailenin Gül Dede’ye teşekkür ettiğini, kendisi ile tanışmak istediklerini söyledi.

Suna Hanım, Gül Dede’nin de dün yapılan etkinlikten memnun olduğunu, çocuklarla bir daha buluşacağına söz verdiğini, ancak aileler ile tanışma konusunda kendisine sorması gerektiğini söyledi. Elif Öğretmen de bu konuda yine Suna Hanım’a ricada bulundu.    

Suna Hanım, o akşam Gül Dede’nin eve gelmesini beklerken, Sinan Bey’e de olanları anlattı. Ümit’in de gelişmelerden olumlu etkilendiğini, okulunu daha çok sevdiğini, kendisinin de kayınpederi ile gurur duyduğunu söyledi. Kapı çaldı. Bugün üçü birden kapıyı açmaya kalktılar. Sinan Bey oturdu. Suna Hanım ve Ümit kapıda Gül Dede’yi beklediler. Gül Dede selam verdi. Gelini ve torununun kapıda beklediklerini görünce: “Kusura bakmayın çocuklar sizi beklettim galiba.” Dedi.

Suna Hanım: “Hayır, babacığım, ne demek, sana güzel haberlerimiz var.” Dedi ve daha Gül Dede’nin oturmasını beklemeden, velilerin ve öğretmenin dünkü etkinlikten ne kadar memnun olduklarını, Elif Öğretmen’in yeni bir etkinlik için kendisinden rica da bulunduğunu anlattı.

Gül Dede’de mütevazi bir insandı, fazla önemsemiş gibi görünmek istemedi. “Biz sadece daha önce yazılanları ve söylenenleri aktardık.” Dedi. Fakat, gülümseyen yüzü ve tavrı, gelişmelerden memnun olduğunu gösteriyordu. Sözü fazla da uzatmak da istemedi. Elif Öğretmen’in teklifini de memnuniyetle kabul ettiğini, bunu zaten dün okulda çocuklara ve öğretmene de söylediğini, söyledi. Suna Hanım bu kez ailelerin kendisi ile tanışmak istediğini söyledi. Gül Dede, buna da sakin bir şekilde “ilerde bakarız” dedi.

Sinan Bey, babasının kendisinden bahsedilmesinden pek hoşlanmadığını ve ne kadar mütevazi olduğunu biliyordu. Eşine, konuya şimdilik ara vermeyi teklif etti. Babacığım, Ümit  “Haydi yemeğe buyurun.” Dedi.         

 

 

 

 

 

 

 

 

GÜL DEDE’NİN TOMURCUKLARI


Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı.

Koyun kuzusuna süt, kuş yavrusuna kay verir.

(Hakikat Çekirdekleri)

Gül Dede, iki hafta sonra ikinci kez sınıftaydı. Elif Öğretmen’e “Merhaba Hanım Kızım” dedi. Çocukları “Merhaba Sevgili Tomurcuklar” diye selamladı. Öğretmen ve çocuklar memnun oldular. “Hoş geldiniz.” Dediler. Gül Dede yine çocukların hediyesini unutmamıştı. Her çocuğa tek tek çikolatalarını verdi, zamanı da verimli kullanmak istiyordu.

“Tomurcuklarım, sizinle daha önce de Bismillahirrahmanirrahim hakkında konuşmuştuk. Bu gün de aynı konuya devam etmek istiyorum.” Diyerek sözlerine başladı.

“Dünyaya gelmek, canlı, sağlıklı ve akıl sahibi olmak bizim bilerek, isteyerek sahip olduğumuz bir şey değil. Bize verilen bu özelliklere, bu nimetlere, bu imkanlara sahip olmaya bizim kendi gücümüz, kuvvetimiz yetmez. Bu değerli nimetleri, güzellikleri para ile satın alamayız. Bütün bu nimetlerin, aletlerin bir yaratıcısı, bir sahibi var. Bu özellikler, bu nimetler, bizlere beklemediğimiz halde, bizler istemeden bizi tanıyan ve bizi bilen biri tarafından bize verilmektedir. Biz O’na Allah (cc) diyoruz.” Dedi.  

Elif Öğretmen: “Özür dilerim, Gül Dede, Allah (cc)’ın 99 isminin olduğunu biliyoruz değil mi? Diye sordu.

Gül Dede: “Evet Öğretmen Hanım, biz daha çok Allah (cc)’ın 99 ismini biliyor ve kullanıyoruz, Peygamber Efendimiz (asm) zikir ve yakarışı olan Cevşen’de Allah (cc)’a 1001 isimi ile dua ettiği bilgisi yer almaktadır. Allah (cc)’ın isimlerinin sınırsız sayıda olduğunu, Allah (cc)’ın kainattaki yaptığı iş ve işlemler adedince isimleri bulunduğuna dair görüş ve yorumlar da bulunmaktadır.”

“Ancak biz bunu bilmeliyiz ki, Allah (cc) ismi, Allah (cc)’ın bütün isimlerini kapsar, kuşatır, içine alır. Bismillah diyen insan, Allah (cc)’ın bütün isimlerini söylemiş ve Allah (cc)’ın bütün isimleri adına işe başlamış ve Allah (cc)’tan yardım talep etmiş olur. Biz de her zaman bu yardıma ve yakarışa muhtacız.” Dedi.  

Elif Öğretmen bir konuya daha açıklık getirmek istediğini söyledi ve devam etti: “İnsanın kendi vücuduna etkisi müdahalesi sınırlıdır. Hiçbir insan kendi boyunu, yüzünü, rengini, zekasını belirleyemez. İnsanlar organlarını satın alamaz. Kalp, burun, göz, kulak satan herhangi bir pazar, market, eczane, dükkan yoktur. İnsanlar ancak, bazı organları taklit edebilir, protezlerini yaptırabilir veya satın alabilirler. Bunların da insanın gerçek organları kadar fonksiyonel ve sağlıklı olması mümkün değildir.” Dedi.

Gül Dede memnun olmuştu. “Öğretmen Hanım, çok iyi oldu.” Dedi ve teşekkür edip, sözlerine devam etti:

“Az önce söylemiştim, tekrar etmek istiyorum. Allah (cc)’ın isimleri yaptığı, yapabildiği işlerin sayısı kadardır. Her şeye gücü yeten Allah (cc)’ın herhangi bir şey yapması için engel olmadığı için, bir anlamda Allah (cc)’ın isimlerinin sayısı da sınırsızdır.  “Allah” (cc) ismi bütün mükemmel isim ve sıfatların kaynağıdır ve diğer bütün isimleri temsil eder. “Allah” (cc) söylemek, Allah (cc)’ın bütün isimlerini söylemek  demektir. Bismillah ile bir işine başlayan insan, Allah’(cc)’ın bütün isimlerini, kendisine yardımcı, aracı, şefaatçi yaparak o işe başlıyor, demektir.”

Çocuklar, sessizce Bismillahirrahmanirrahim dediler. Bazıları biraz daha yüksek sesle Bismillahirrahmanirrahim’i tekrarladı. Gül Dede, çocukların tepkisi ve ilgisinden memnun kaldı. Anlattıklarının karşılığını görmek güzel bir duyguydu. Daha bir şevkle anlatmaya devam etti: “Bismillah her hayrın başıdır. Başlanan bir işin hayırla sonuçlanması, Bismillah demekle mümkündür. Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) ’de Allah (cc)’ın ismi anılmadan yapılan bir işin eksik kalacağını, bereketsiz olacağını buyurmaktadır.” Dedi.

Büşra: “Peygamberimiz her işine Bismillahirrahmanirrahim diyerek başlardı, değil mi Gül Dede?” dedi.

Gül Dede: “Evet, Tomurcuklar, Peygamberimiz (asm) de tabii ki her işine Bismillahirrahmanirrahim diyerek başlardı. Aslında her insan her işinde Bismillah’ı söylemeye muhtaçtır. Zira insan zayıf, güçsüz ve kuvvetsizdir. Çaresiz, fakir, muhtaç ve ihtiyaç sahibidir. Yükü çok ağırdır. Eğer Allah (cc)’a dayanmak, güvenmek anlamına gelen Bismillah’ı demezse, bu ağır yükün altından kalkamaz.” dedi.

Affan parmak kaldırdı, söz aldı: “Geçen derste Bismillah’ı çok tekrar etmenin, her işimizde izin almak ve kapıyı çalmak anlamına geldiğini söylemiştiniz. Acaba Bismillah söylemenin başka bir yararı, bir amacı var mı?” Diye sordu.

Gül Dede ömrünü gençlere Allah (cc)’ı anlatmakla geçirmişti, ama bu Tomurcukların dikkatine, ilgisine hayran kaldı ve soruyu cevapladı: “Evet tomurcuklar, her işin başında Bismillah söylenmesi, aynı zamanda Allah (cc)’a kul olduğumuzun sürekli tekrar ile ilan edilmesidir. Bu ilan ve tekrar çok önemli, çok değerlidir. Güçsüzlüğümüzü, zayıflığımız ve fakirliğimizi ancak bu sayede anlar, ancak bu sayede sınırsız ihtiyaçlarımızı karşılar, sınırsız düşmanlarımızla başa çıkabiliriz.” Dedi.

Diğer çocuklar gibi Ayşegül de anlatılanlardan çok mutlu olmuş, içine huzur dolmuştu. Kendini hafiflemiş hissetti. Zihnine kaydettiklerini, annesine-babasına anlatmanın heyecanı daha şimdiden içini kaplamıştı. Ama Gül Dede’ye soru sormadan da bu güzel sohbetin bitmesini istemiyordu:        

“Gül Dede, sizin anlattıklarınızı ben de anneme ve babama anlatacağım. Onlara daha ne söylememi isterseniz?” Diye sordu.

Gül Dede: “Daha önce de söylemiştim. Bismillahirrahmanirrahim bitmez tükenmez bir hazinedir. Anlaşılan o ki, Bismillah’ı bugün de bitiremeyeceğiz. Birkaç ders daha yapmamız gerekecek. Şimdi kısaca şunu söyleyebilirim. Bismillahirrahmanirrahim öyle bir nurdur ki, bu nur, hiçbir şeye muhtaç değildir. Bu nur, yeryüzünü gökyüzüne bağlayan bir iptir, bir merdivendir. Bu nurlu ip ile insan yeryüzünden gökyüzüne çıkmaya bir imkan bir yol bulur.

Bu kez, Elif Öğretmen tekrar söz aldı: “Gül Dede, öyle önemli şeyler söylüyorsunuz ki, bu cümleleri ben de anlayıp kavramakta zorlanıyorum. İzin verirseniz ben bu cümlelerden ne anladığımı anlatmak istiyorum. Belki çocukların da daha kolay anlamasına yardımcı olur.” Dedi.

Gül Dede: “Tabii Öğretmen Hanım, ben bu mühim konuları ancak bu kadar kolaylaştırabildim. Siz daha da güzel örneklerle benim bu güzel Tomurcuklarımın seviyelerine, anlayışlarına hitap edebilirsiniz.” Dedi.       

Elif Öğretmen: “Bismillah hiçbir şeye ihtiyacı olmayan nurlu bir iptir. Bu ip yeryüzünü gökyüzüne bağlar. Bismillah söyleyen kişi bu ipi araç olarak kullanarak bir merdivende yürüyormuş gibi, gökyüzüne çıkabilir. Yani Allah (cc)’a yakınlaşır. Dolayısıyla da Allah (cc)’tan başka hiçbir kimseye, hiçbir şeye ihtiyaç duymaz, muhtaç olmaz. Artık Allah (cc) O’na yeter” Dedi.

Elif Öğretmen’in heyecandan yüzü kızarmış, terlemişti: “İnşaallah yanlış bir şey söylemedim,” diyerek sözlerini bitirdi.

Gül Dede, Elif öğretmenin açıklamasından memnun kalmıştı. Kendisine teşekkür edip, sözlerini sürdürdü: “Bismillah,  Güneş gibidir. Güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendisini de gösterir.” Dedi ve bu cümleyi açıklama ihtiyacı hissetti: “Güneşi hepiniz görüyorsunuz değil mi? Aynı zamanda Güneş’in saçtığı ışık sayesinde diğer bütün varlıkları da renkleri görüyoruz. Böylece hem Güneş’i, hem de Güneş’in gösterdiklerini görüyoruz. Güneşi görmek için ayrı bir ışık kaynağına ihtiyaç var mı? Tabii ki yoktur. Güneş başka varlıklara karşı yaptığı aydınlatma görevini aynı zamanda kendisi için de yapıyor.

“Tomurcuklarım, bugünkü etkinliğimizi şu sözlerle bitirmek istiyorum.” “Bismillahirrahmanirrahim diyen insan, Allah (cc)’a inandığını, güvendiğini, dayandığını ilan eder. Allah (cc)’a güvenen ve dayanan insan Kâinata meydan okuyabilir.” Çocuklar ve Elif Öğretmen’in gönülleri mest olmuş, kalpleri ve akılları doymuştu.

Ayşegül kararını verdi: “Ben anneme ve babama Bismillahirrahmanirrahim diyen insan, Allah (cc)’a güvenip, dayandığını ilan eder. Allah (cc)’a güvenen ve dayanan insan Kâinata meydan okuyabilir. Sözünü anlatacağım.” Dedi.   

O günkü etkinlik bitmişti. Gül Dede, bu kez daha rahat ve sade bir şekilde vedalaşarak sınıftan ayrılmak istedi.

Elif Öğretmen: “Gül Dede, bir daha ne zaman geleceksiniz? Diye sordu.

Gül Dede de başlayan bu etkinliğin bitmediğini, devam etmesi gerektiğini biliyordu. “Haftaya, Ümit ile size haber gönderebilirim İnşaallah.” Dedi ve “Allahaısmarladık” deyip, sınıftan ayrıldı.

Elif Öğretmen  rahat bir şekilde çocuklarına döndü: “Bahçede bir etkinliğe ne dersiniz? Diye sordu. Çocuklar hep birlikte: “Bismillah deriz.” Dediler. Öğretmen şaşırdı. Ama bilişsel ve duygusal boyutu bu kadar yoğun bir etkinlikten sonra, çocukların tepkisi memnun ediciydi. Kendisi de:“Tabii ki Bismillah deriz.“ dedi ve devam etti: “Haydi öyleyse Bismillah, dışarı çıkıyoruz.”

Hep beraber dışarı çıktılar. Okulun bahçesi çok güzeldi. Çocuklar en çok sevdikleri oyuna başladılar. Sonra da öğretmenin rehberliğinde oyundan oyuna geçtiler. Oynadılar… oynadılar… Öğretmen onları gözlemliyor, çocuklar yeni bir işe başladıklarında Bismillah demeyi ihmal etmiyorlardı.  Öğretmen de her çocuk ile beraber Bismillah demeye çalışıyor ve bundan haz duyup, memnun oluyordu.

Elif Öğretmen, çocukların yorulduklarını fark edince: “Haydi bakalım, toplanıyoruz.” Dedi. Sınıfa geçip, lavaboların önünde sıraya girdiler. Hepsi de Bismillah deyip ellerini yüzlerini yıkadılar.

O gün de eve gitme zamanı gelmişti. Ayşegül ve annesi her zamanki gibi, evlerinin yoluna koyuldular. Ayşegül, önce oynadıkları oyunlardan söz etti annesine: “Bugün çok oynadık, çok eğlendik, çok yorulduk… Oyunlarımıza hep Bismillah diyerek başladık, Bismillah diyerek oynadık, Bismillah diyerek  oyunlarımızı tamamladık.” Dedi. Şükran Hanım, bugün de Gül Dede’nin okula geldiğinden haberi vardı. Sohbetin er geç Bismillah konusuna geleceğini biliyor ve gelmesini bekliyordu.

“Eee… Gül Dede ne anlattı bakalım?” Diye sordu.

Ayşegül: “Gül Dede çok güzel şeyler anlattı, çok şey öğrendim, etkinliğimiz çok verimli ve zevkli geçti. Ama bugün size bir tek cümleyi söyleyeceğim. Ben çok beğendim, sizinde beğeneceğinizi umuyorum.” Dedi. Annesinin merak ettiğini biliyordu ve çok beğendiği cümleyi söyledi: “Bismillahirrahmanirrahim diyen insan, Allah (cc)’a güvenip, dayandığını ilan eder. Allah (cc)’a dayanan insan Kâinata meydan okuyabilir.”

Şükran Hanım, ilk kez duyduğu bu cümleyi kendi kendine tekrar etti.  “Bismillahirrahmanirrahim diyen insan, Allah (cc)’a güvenip, dayandığını ilan eder. Allah (cc)’a dayanan insan Kâinata meydan okuyabilir.”  

Şükran Hanım hüzünlendi. Bu kadar önemli bir cümleyi, neden daha önce duymadığına, okumadığına üzüldü. Adnan Bey’in rüyasını hatırladı. Nur yüzlü dedenin eşine “… oku…, oku…, oku…” emrini düşündü.

Şükran Hanım, Ayşegül’e başka da bir şey sormadı. Zaten eve de gelmişlerdi. Sofrayı hazırlayıp, Adnan Bey’i bekliyorlardı. Zil çaldı ve Adnan Bey geldi. Her zamanki karşılama merasiminden sonra yemek faslına geçildi ve sıra Ayşegül’ün okuluna geldi. Şükran Hanım, konuşmaya fazla hevesli değildi. Ayşegül de okulda oynadıkları oyunları büyük bir coşkuyla anlattı. Şükran Hanım’a söylediği gibi, oyunlara Bismillah diyerek başladıklarını, Bismillah diyerek oynadıklarını ve Bismillah diyerek tamamladıklarını…

Adnan Bey’de Gül Dede’den bir mesaj, bir aktarım bekliyordu. Nihayet Ayşegül, Gül Dede ile yaptıkları etkinliğin çok zevkli geçtiğini ve etkinliği “Bismillahirrahmanirrahim diyen insan, Allah (cc)’a güvenip, dayandığını ilan eder. Allah (cc)’a dayanan insan Kâinata meydan okuyabilir.” Sözleri ile tamamladığını söyledi.

Bu cümleyi duyan Adnan Bey de “bir tuhaf” oldu. Tekrar etmeye çalıştı: “Bismillahirrahmanirrahim diyen insan, Allah (cc)’a güvenip, dayandığını ilan eder. Allah (cc)’a dayanan insan Kâinata meydan okuyabilir.”

Adnan Bey, “Gül Dede çok değerli bir insan” diye düşündü. Ayşegül’e Gül Dede’yi sordu. Ayşegül de dilinin döndüğü kadar Gül Dede’yi anlatmaya çalıştı: “Gül Dede, narin yapılı, ak saçlı ve ak sakallı bir dede. Gözlüklü ve ses tonu çok yumuşak. Sade ve çok temiz kıyafetler giyinmiş, bizlere de her seferinde ‘Sevgili Tomurcuklarım’, diye hitap ediyor. Çocuklara her seferinde çikolata getirdiğine göre cömert. Çok bilgili olduğu da belli.” Diye Gül Dede’yi kısaca tanıtmaya çalıştı. Zaten emekli bir öğretmen olduğunu daha önce söylemişti.

Adnan Bey bir kez daha: Gül Dede’yi görmek, onunla tanışmak ve konuşmak istediğini söyledi.

Şükran Hanım: “Ben de merak ediyorum, Gül Dede ile tanışmak isterim, ama yaptıkları ve söylediği güzel sözler çok daha önemli.” Dedi. 

Adnan Bey: “Evet gönüllü olarak çocuklarımız için yaptıkları ve söylediği sözler gerçekten önemli. Baksana bizim kara kara düşündüğümüz, cevaplayamadığımız soruları, kolayca cevaplıyor, çocukların anlayacağı bir seviyede güzelce açıklıyor. Böylece bizim üzerimizden de ağır bir yükü, sorumluluğu almış oluyor. Bizim Gül Dede’ye ciddi bir borcumuz var aslında. Önce borcumuzu ödememiz lazım.”

Şükran Hanım da eşine hak verdi ve “Ama bizim daha önce bir şeyler yapmamız lazım değil mi?” Diye sordu.

Adnan Bey: “Ne gibi?” Diye sordu,.

Şükran Hanım: “Hani sen rüyada da görmüştün ya, Nur yüzlü dedeyi, sana “oku…, oku…, oku…” demişti.”

Adnan Bey: “Evet, haklısın Hanım, Nur yüzlü dede “oku..” demişti.”   

Şükran Hanım: “Hani rüyayı gördükten sonra epeyce bir zaman geçti. Ne okuduk?” Dedi.

Adnan Bey: “----------“      

 

  

 

 

 

 

 

OKUL ve AİLENİN İŞBİRLİĞİ


Tabiat misalî bir matbaadır, tâbi' değil.

Nakıştır, nakkaş değil.

Kabildir, fâil değil.

Mistardır, masdar değil.

Nizamdır, nâzım değil.

Kanundur, kudret değil.

Şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil.

(Mektubat)

 

Ayşegüllerde yaşananlar farklı şekil ve seviyelerde diğer çocukların evlerinde de yaşanıyordu. Çocuklar, evlerinde yemeğe veya herhangi bir işe başlarken Bismillshirrahmanirrahim diyorlar. Bu konu da bazen anne ve babalarını uyarıyorlar. Gül Dede ile konuşulan Allah (cc)’ın isimleri, Bismillah’ın anlamı ve önemi hakkında anne babalarına sorular soruyorlar… Tabii ki bütün yaşananlar bir şekilde Elif Öğretmen’e ulaşıyor. Aileler, yaptıkları bireysel görüşmelerde genel olarak memnuniyet ifade eden duygu ve düşüncelerini Elif Öğretmen ile paylaşırken; bazı aileler yaşananları anlamaya çalışıyor ve Elif Öğretmen’den okulda neler olup bittiğini soruyorlardı.  

Elif Öğretmen kendisi de birçok şey öğrendiği, daha önce bildiklerini tekrar etme ve geliştirme fırsatı bulduğu için Gül Dede’nin okuldaki eğitim etkinliklerine katılmasından memnundu, ancak ailelere daha kapsamlı bilgi vermesi gerektiğinin de farkındaydı. Bu konuda ailelere meraklarını giderecek ve çocukların okulda öğrendiklerini evde desteklemelerine yardımcı olacak şekilde bir haber mektubu yazmaya karar verdi.

Sevgili Anne ve Babalar,

Toplum yaşamı çok hızlı bir değişim geçirmektedir. Bu değişim sürecinde çocuklarımızın ilgi ve ihtiyaçları da değişmektedir. Çocuklarımızın değişen ve çeşitlenen ihtiyaçları beraberinde çok farklı soruları da getirmektedir. Bu yaş grubu içerisinde çocuklarımızın sorularına, ilgi ve ihtiyaçlarına doğru cevaplar, doğru tepkiler  verebilmek, çocuklarımızın sosyal-duygusal gelişimleri açısından çok önemlidir.

Çocuklarımızdan gelen bazı sorulara, yeterli ve doğru cevaplar verebilme konusunda endişelerim oldu. Bunun üzerine çocuklarımızın sorularına, onların seviyelerine uygun en doğru cevapları vereceğini öğrendiğim, yine sınıfımız çocuklarından Ümit YAVUZ’un büyükbabası emekli öğretmen Emin Bey’i (Gül Dede) yardımcı olması için sınıfımıza davet ettim. Kendisi de memnuniyetle kabul ettiler. Daha önce sizin de bildiğiniz gibi Gül Dede ile iki buluşma gerçekleşti. Bu buluşmalar sonucunda çocuklarımızdan ve ailelerden olumlu geri bildirimler aldığımı söyleyebilirim.

Daha önce yapılan iki buluşmanın çocuklarımız üzerindeki yansımalarına göre, bu buluşmaların devam etmesinin çocuklarımızın çok yönlü gelişim sürecine katkısı olacağına inanıyorum. Bu konuda siz değerli ailelerin ilgisi ve desteği son derece önemlidir.

Çocuklarımızın Gül Dede ile bir sonraki görüşmesini gelecek hafta Perşembe günü olarak planlamış bulunuyoruz. İleriki günlerde ailelerin de katılacağı daha genel bir buluşma ve bilgilenme toplantısı üzerinde ise çalışıyoruz.

Gül Dede ile yapılan görüşmeler sonrasında, çocuklarınızın davranışlarında gözlediğiniz gelişmeleri paylaşmanızdan memnun olacağım.

Saygılarımla…           

Evet, güzel bir bahar mevsiminin güzel bir gününde Gül Dede üçüncü kez Tomurcuklarıyla beraberdi. Etkinliğin teması yine Bismillahirrahmanirrahim’di. Artık Gül Dede ve çocuklar birbirlerini tanıyorlardı. Daha sıcak bir selamlaşma ve etkinliğe geçiş oldu.

Gül Dede sohbetine sıkça olduğu gibi bir soru ile başladı. “Tomurcuklarım sınıfımızda Bayrak var mı?”

 Çocuklar, sınıfta bulunan bir kaç bayrağı gösterip  “Evet” Dediler.

Gül Dede: “Tomurcuklarım, bayrak nedir? Ne işe yarar biliyor musunuz?”

Çocuklar susmayı tercih ettiler. Gül Dede, bu sorunun çocuklar için soyut kaldığının farkındaydı, ama sorularıyla çocuklardan cevap alma çabasını sürdürdü: “Bayrağımız neyi temsil eder, neyin sembolüdür?”

Çocuklar bir süre tereddüt ettiler.

Büşra söz alıp: “Gül Dede, Bayrağımız bizimdir.” Dedi.

Güneş de söz aldı: “Gül Dede, Bayrağımız bizi temsil eder.” Dedi.

Gül Dede, Büşra’ya ve Güneş’e teşekkür etti. “Aferin Tomurcuklarım” dedi.

“Allah (cc) ismi hakkında geçen sohbetimizde de konuşmuştuk. Allah (cc) aynı zamanda İslâm dinine ait, İslâm dinini temsil eden bir isimdir, bir nişandır, bir semboldür.”

“İslâm dinine inananlar, yani Müslümanlar kendilerini ve Kâinattaki her şeyi yoktan var eden yaratıcıya, Allah (cc) demektedirler. İşine Bismillah ile başlayan ve Bismillah’ı inanarak ve isteyerek söyleyen insan, Allah (cc)’ın kapısını çalıp, yardımını talep etmektedir. Allah (cc)’a güvenmekte, Allah (cc)’a sığınmaktadır. Bismillah’ı sesli olarak söyleyen insan, aynı zamanda Kâinattaki canlı cansız bütün varlıklara, bütün insanlara Müslüman olduğunu söyleyip, Allah (cc)’a inandığını ilan etmiş olmaktadır. Bu yönü ile de Bismillahirrahmanirrahim, İslam dininin ayırt edici bir özelliği, belirtisi, nişanı, sembolüdür.  

Gül Dede, çocukların yüzünde bir belirsizlik görünce: “Anlaşıldı değil mi?” Diye sorma ihtiyacı hissetti. Çocuklardan ses çıkmadı ama, Güneş’in bir sorusu vardı: “Gül Dede ben de bir örnek verebilir miyim?” Dedi.

“Tabii” dedi Gül Dede. “Bu da ayrı ve önemli bir konu, istiyorsan örneğini ver, Bismillah konusuna devam edelim.”

“Ezan örneğini söylemek istemiştim, Gül Dede. Her gün beş kez okunan ezan da dinimizin sembolüdür. Değil mi?” Dedi.

 Ömer kendinden emin bir şekilde: “Ezanın içinde zaten Allah (cc) ismi çok sık tekrarlanıyor.” Dedi.

Gül Dede, çocukların ilgileri kadar, sahip oldukları bilgiden de memnundu. Demek, “Gül bahçelerinin kokusu her yana yayılmış, Bu bereketli topraklar işlenmiş.” diye geçirdi içinden ve devam etti:   

“Sevgili Tomurcuklar biz inanıyoruz ki, yalnız insanlar değil; canlı cansız bütün varlıklar kendi dilleri, halleri ile kendilerini ifade biçimleri ile ve sürekli olarak Bismillah demekte, Allah (cc)’ın adıyla hareket etmektedirler…” Dedi.

Çocukların bu cümleleri anlaması tabii ki zordu. Elif Öğretmen’in kendisi de bu ifadeleri anlamakta güçlük çekiyordu. “Gül Dede, özür dilerim, bu cümleleri biraz açıklayabilir miyiz?” Diye sordu.   

Gül Dede ne demek istediğini gayet iyi biliyordu, ama bunu Tomurcukların kavrama düzeyine, seviyesine indirgemede gerçekten zorlanıyordu.

“Elif Hanım, ben anlatmaya çalışacağım, fakat anlaşılmayan bir husus olursa daha sonra siz yeri geldikçe Tomurcuklarıma açıklarsınız.” Diyerek sözlerine devam etti: “Bütün varlıkların bir yaratılış amacı var. Varlıkları meydana getiren, molekül ve atomlar Allah’ın izni ve emri ile hareket etmek, yaratılış amaçlarına uygun görevlerini yerine getirmektedirler. Molekül ve atomların kendi sınırlarını aşmadan hareket etmeleri, onların Allah (cc)’ın çizdiği program dahilinde, Allah(cc)’ın izniyle, adıyla hareket ettiklerinin bir sonucudur. Eğer bunlar (molekül ve atomlar) Bismillah deyip Allah (cc)’ın adıyla, izniyle hareket etmezlerse, kendileri için takdir edilmiş, belirlenmiş sınırlar içerisinde kalamaz, sınırlarını aşar veya sınırlarına ulaşamazlardı. Bu durumda da görevlerini yapıp yaratılış amaçlarını gerçekleştiremezlerdi.”

“Böylece varlıkların standart bir şekli, ölçüsü olmaz, boyutları sürekli değişir. Eşyayı, maddeyi kontrol etmek, kullanmak imkansız hale gelirdi.”

Gül Dede bu kez kendisi Elif Öğretmen’e: “Elif Hanım, ifadelerin ağır olduğunun farkındayım. Ben bir örnek vereyim. Daha sonra siz, çocukların seviyesine göre kolaylaştırır, onların anlayışlarına yakınlaştırırsınız.” Dedi.     

“Eğer varlıkları meydana getiren molekül ve atomlar, Bismillah deyip Allah (cc)’ın adıyla, izniyle hareket etmez iseler, kendileri için belirlenmiş sınırlar içerisinde kalamaz, sınırlarını aşarlar. Haliyle insan vücudundaki organlar da sınırlarını aşar. Mesela; dudak sarkıp gider; dil metrelerce uzar; el, kol, kulak, burun kontrol edilemez olur. Hâlbuki vücudumuza baktığımızda, bütün organlarımızın mükemmel, muntazam ve olması gerektiği ölçüde olduğunu görüyoruz.  Demek ki, madde, molekül, atom, rastgele, başıboş değil; Allah (cc)’ın izniyle kendisi için belirlenmiş sınırlar içerisinde hareket etmektedirler.” Dedi.

Elif Öğretmen, yine söz alma ihtiyacı duydu: “Gözlerimiz olması gereken yerde, kollarımız, ellerimiz, parmaklarımız en uygun uzunlukta, başımızın büyüklüğü, başımızdaki duyu organları, yerli yerinde, başımızın gövdemize oranı en ideal seviyede.” Değil mi?

Gül Dede: “Evet, Elif Hanım bu örnekler güzel oldu.” Dedi. Devam etmek istiyordu:

“Allah (cc), her varlığa bir sınır belirlemiş ve o varlığa o sınırlara ulaşması için yetenek, izin ve emir vermiştir. Varlığın kendi sınırlarına ulaşması yönünde hareket etmesi, engellerin ortadan kaldırılması da yine Allah (cc)’ın bilgisi,  öğretmesi, rehberlik ve terbiyesi ile mümkündür.”  

“O halde diyebiliriz ki, canlı ve cansız bütün varlıkları meydana getiren her bir madde, her bir molekül ve her bir atom Bismillahirrahmanirrahim diyor. Allah (cc)’ın bilgisi, izni ve emri ile hareket ediyor.”

Gül Dede, bugünkü etkinliği fazla uzatmak istemedi. Çocukların katılımı da önceki etkinliklere göre daha azdı. Bu konunun evde aileler ile konuşulmasını, tartışılmasını ve ailelerin de bu konuda çocuklarını desteklemelerini istiyordu. “Bu konu ancak böyle öğretilebilir.” Diye düşündü.

“Elif Hanım, bugün de Bismillahirrahmanirrahim’i bitiremedik, ama bu günlük etkinliğimizi bitirmek istiyorum. Ancak Tomurcuklarıma bir ev ödevi verebilir miyiz?” Diye sordu.

Elif Öğretmen: “Tabii, Gül Dede, buyurun.” Dedi.

Gül Dede: ”Tomurcuklarım, konuştuğumuz konuları, aileleriniz ile paylaştığınızı biliyorum. Bugün bir kez de benim için, bugünkü etkinlikte konuştuğumuz konular ve örnkler ile ilgili ailelerinize birer soru sorabilir misiniz?” Dedi.

Çocuklar bu ödeve memnun olmuşlardı. Hep bir ağızdan: “Evet” Dediler ve soracakları soruları düşünmeye başladılar.

Elif Öğretmen’in de Gül Dede’den bir ricası vardı: “Her zaman sizi veya sizin gibi biri ile karşılaşmak mümkün değil. Eğer sakıncası yoksa, bu güzel sohbet, kıymetli bilgiler ve ikna edici örnekler için yararlandığınız kaynakları bana da tavsiye edebilir misiniz? Ben de okumak, kendimi geliştirmek isterim.” Dedi.

Gül Dede’yi en çok mutlu eden soru bu olmuştu. Kanatları olsa uçacak kadar sevindi. “Tabii ne demek, yarın size Ümit ile bir kitap göndereyim. İlk kitabınız olmuş olur, beğenirseniz, gerisini kendiniz temin edersiniz. Hem birkaç haftadır anlatmaya çalıştığım konu da ilk sırada yer alıyor, okursanız bana da yardımcı olursunuz.” Dedi.

Elif Öğretmen kendisine kitap hediye edilmesini beklemiyordu, çok sevindi, biraz da mahcup oldu. Gül Dede sözlerini öyle güzel bağlamıştı ki, hayır da diyemedi. Ancak, teşekkür edebildi.    

Gül Dede için de sınıftan ayrılma vakti gelmişti.

“Allahaısmarladık Tomurcuklarım, Allahaısmarladık Elif Hanım.” Dedi ve sınıftan ayrıldı.   

    

 

 

 

 

 

 

 

BÜTÜN VARLIKLAR BİSMİLLAH DİYORLAR


Bir noktayı tam yerinde icad etmek için,

bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenâhi lâzımdır.

(Sözler)

 

Gül Dede sınıftan ayrılır ayrılmaz, çocuklar sorularını hazırlamaya başladılar. Ayşegül en zor soruyu hazırlayıp, babasının takdirini kazanmak  istiyordu. Sonunda kararını verdi. “Canlı-cansız bütün varlıklar kendi dilleri ile Bismillah diyorlar. Bu nasıl oluyor?” Evet, Ayşegül sorusunu belirlemişti.

Her zamanki gibi, ebeveynler çocuklarını almaya gelmişlerdi. Ayşegül’ün çantası hazırdı. Şükran Hanım’ı görür görmez öğretmenine “iyi akşamlar” deyip ayakkabılarını giydi, annesine doğru koştu. Annesi eğilip kızını öptü, saçlarını okşadı. Şükran Hanım, uzaktan Elif Öğretmen’e el salladı, yola koyuldular.

Ayşegül’ün acelesi vardı. Bir an önce annesine sorusunu sormak istiyordu. Şükran Hanım da bugün okula Gül Dede’nin geldiğini ve Ayşegül’ün Gül Dede ile yapılan etkinlik hakkında konuşmak istediğini biliyordu. Kendisi erken davrandı ve Ayşegül’e sordu: “Bugün okulda neler yaptınız?”

Ayşegül: “O ooo, birçok etkinlik yaptık anneciğim, ayrıca Gül Dede’nin sınıfımıza geldiğini de biliyorsun, değil mi?” Dedi.

 Şükran Hanım: “Biliyorum kızım, Gül Dede ile etkinliğiniz nasıl geçti?”

Ayşegül: “Her zamanki gibi çok güzel, çok faydalı geçti, ayrıca Gül Dede bir de ödev verdi?” Dedi.  

Şükran Hanım meraklandı: “Ne ödeviymiş kızım?” Dedi.

Ayşegül: “Size soru sormamızı istedi.”

Şükran Hanım: “Eee.., neymiş soru?”

Ayşegül bu anı bekliyordu: “Canlı-cansız bütün varlıklar kendi dilleri ile Bismillah diyorlar. Bu nasıl oluyor?”  

Şükran Hanım: ”Gül Dede, bu soruya kendisi cevap verdi mi, peki?” Diye sordu.

Ayşegül: “Evet, Gül Dede’nin çok güzel cevapları var. Bazen öğretmenimiz de açıklama yaparak Gül Dede’ye yardımcı oluyor.” Dedi.

Şükran Hanım: “Peki sen öğrendin mi, bu sorunun cevabını?”

Ayşegül: “Tabi ki, evet” Dedi.

Şükran Hanım, içinde bir burukluk, bir boşluk hissetti. Bir süre sessiz kaldı. Üzüldü, neden bir türlü okumaya, öğrenmeye zaman ayırıp başlamıyordu / başlayamıyordu ki? 

Ayşegül konuşmaya devam etti: “Aynı soruyu, babama da soracağım. İnşaallah O bilir.” Dedi.

Şükran Hanım: “Sor, sor, varsa birkaç soru daha sor babana!” Dedi.

Ayşegül’ün ailesi yine akşam yemeğinde bir araya gelmişti. Adnan Bey, artık yemeğe başlarken yüksek sesle Bismillahirrahmanirrahim, yemekten sonra Elhamdülillah diyordu. Yemek yenirken de genellikle Ayşegül’ün okul anıları üzerinde sohbet ediliyordu. O gün de Adnan Bey, Ayşegül’e okulda ne yaptıklarını, etkinliklerin nasıl geçtiğini sordu.

Ayşegül, okulda yaşadıklarını anlatmaya doğrudan Gül Dede’nin yaptığı etkinlikten başladı ve kendisine de bir sorusu olduğunu söyledi.

Adnan Bey, kendinden emin bir şekilde: “Sor kızım sor, hemencik cevabını vereyim.” Dedi.

Ayşegül; “Babacığım, canlı-cansız bütün varlıklar kendi dilleri ile Bismillah diyorlar. Bu nasıl oluyor, biliyor musun?”

Adnan Bey, Bir an duraksadı, hemen Ayşegül’den sorusunu tekrar etmesini istedi. Ayşegül de tane tane sorusunu tekrarladı. “Babacığım, canlı-cansız bütün varlıklar kendi dilleri ile Bismillah diyorlar. Bu ne demek, bu nasıl oluyor?”

Adnan Bey’in güler yüzü bir anda asıldı, öksürür gibi yaptı: “Ne yani, siz daha Bismillah’ı mı öğreniyorsunuz, bu konuyu geçmediniz mi? Dedi. 

Ayşegül: “Evet, babacığım, daha Bismillah’ı bitiremedik. Belki birkaç gün birkaç etkinlik daha yapacağız. Gül Dede’nin söylediğine göre, Bismillah, bitmez, tükenmez bir hazinedir. Bu kıymetli hazineyi bitirmek öyle sanıldığı gibi kolay değil.” Dedi. 

Şükran Hanım, eşi ile kızının konuşmalarına dikkat kesilmişti. Herhangi bir şey kaçırmak istemiyordu. Özellikle eşinin Ayşegül’ün sorusuna vereceği cevabı merak ediyordu.

Adnan Bey de soruya verecek yeterli cevabı olmadığını biliyordu. Ayşegül’ün ise cevap için acelesi yoktu. Nasıl olsa kendisi cevabını biliyordu.

Adnan Bey: “Peki Gül Dede kendisi neden soruya cevap vermedi de, bu zor soruyu bize sormanızı istedi? Diye sordu.

Ayşegül: “Babacığım, Gül Dede sorunun cevabını biliyor, çok güzel de cevap verdi. Öğretmenimiz de daha kolay anlayabilmemiz için Gül Dede’ye yardımcı oldu.” Dedi.

Adnan Bey de Şükran Hanım gibi: “Peki, sen Gül Dede’nin verdiği cevaptan bir şey anladın mı, cevabı biliyor musun? Diye sordu.

Ayşegül: “Babacığım, ben soruyu ve cevabı çok iyi anladım.  Gül Dede, size sormamızı istemişti. Bu ödev sizin, ben de bunun için size sordum.” Dedi.

Adnan Bey’in herhangi bir mazereti kalmamıştı. O da içinde acı bir burukluk, sırtında ter hissetti.

Şükran Hanım, kendisinin az önce hissettiği duyguları eşinin de hissetmesine önce memnun oldu. Sonra da hemen pişman olup üzüldü. Daha önce de hayatlarında bazı şeylerin eksik kaldığının farkına varmış ve bunu eşiyle paylaşmıştı. Bir şeyler yapmalıydılar… Ama olmuyordu işte,  bu konuda bir gelişme de sağlayamamışlardı. Şükran Hanım eşini düştüğü zor durumdan kurtarmak istedi.

Ayşegül’e dönerek: Haydi cevabını söyle de, bizi meraktan kurtar, belki de bildiğimiz çok kolay bir cevabı vardır.” Dedi.  

Ayşegül, sınıfta duyduklarını bir kasetçaların açma-kapama düğmesine basılmış gibi aktarmaya başladı: “Bütün varlıkları Allah (cc) yaratmaktadır. Allah (cc) tarafından yaratılan varlıkların bir amacı, bir görevi vardır. Varlıkları meydana getiren, molekül ve atomlar, Allah (cc)’ın bilgisi, izni ve emri ile hareket etmektedirler. Eğer bunlar Bismillah deyip Allah (cc)’ın adıyla, ilmiyle, izniyle hareket etmezlerse, kendileri için belirlenmiş sınırlar içerisinde kalmaz, sınırlarını aşarlar veya sınırlarına ulaşamazlar. Bu durumda da yaratılış amaçlarını yerine getiremezler. Görevlerini yapmamış olurlar. ”

“Eğer varlıkları meydana getiren molekül ve atomlar, Bismillah deyip Allah (cc)’ın adıyla, izniyle hareket etmezlerse, hareketleri kendileri için belirlenmiş sınırlar içerisinde kalmaz sınırlarını aşarlar. Sınırlarını aşarlarsa vücudumuzdaki organlar ölçülü olmaz, ölçülü kalmaz. Dudak sarkar; dil metrelerce uzar; el, kol, kulak, burun kontrol edilemez olur, böylece canlı-cansız varlıklar görevlerini yapmamış olurlar.”

“Bakın, gözlerimiz olması gereken yerde, ellerimiz, parmaklarımız en uygun uzunlukta; başımızın büyüklüğü, başımızdaki duyu organları yerli yerinde; başımızın gövdemize oranı en ideal seviyededir. O halde rahatlıkla diyebiliriz ki, canlı ve cansız bütün varlıkları meydana getiren her bir madde, her bir molekül ve her bir atom Bismillah diyor. Allah (cc)’ın  ilmi, izni ve emri ile hareket ediyor, Allah (cc)’ın kendilerine verdiği görevleri yerine getiriyorlar” diyerek sözlerini bitirdi.

Şükran Hanım ve Adnan Bey, kızlarını merak ve gururla dinlediler. Kızları kendilerine bir ders daha vermişti. Kızları ile gurur duydular. Ama bu ders verme işi daha ne kadar sürecekti? Bu konuya bir çözüm bulmaları gerektiğini biliyorlardı. Özellikle, Şükran Hanım, bir an önce bu sorunu çözmek istiyor, annelik görevini layıkıyla yerine getirmek istiyordu…   

Ayşegül’ün uyuma zamanı gelmişti. “İyi geceler babacığım, iyi geceler anneciğim.” Dedi. Babasını öptü. Şükran Hanım Ayşegül’ün odasına gitti, kitabını okudu, öptü, saçlarını okşadı, ışığı söndürüp ayrıldı.

Adnan Bey televizyon karşısındaydı, ama ekranda ne olduğunun farkında bile değildi. Aklı Ayşegül’de, Ayşegül’ün sorularında ve Gül Dede’de idi.

Şükran Hanım eşinin yanına geldi. Adnan Bey’e: “Ne yapacağız? Bu konuyu bir an önce çözmemiz lazım. Ayşegül’ün yanında daha fazla aciz, güçsüz duruma düşmek istemiyorum… Ayrıca bizim de bir yaratılış gayemiz var. Buna uygun hareket etmemiz, görevimizi yapmamız lazım değil mi? Sen ne düşünüyorsun? Diye sordu.

Adnan Bey: “Ben de bu konuyu düşünüyordum. Bence bir an önce Gül Dede ile biz de görüşebilsek iyi olur. Belki bize yardımcı olup, bir çıkış yolu gösterebilir.” Dedi.

Şükran Hanım da: “Evet, bir an önce Gül Dede ile görüşelim. Ben bugün Suna Hanım ile görüşüp randevu almayı düşünüyorum, nasıl olur?” Dedi.

Adnan Bey: ”Haydi Bismillah, çok iyi olur İnşaallah.” Dedi.

Şükran Hanım, Adnan Bey’in rüyasını, rüyasında gördüğü nur yüzlü dedeyi ve elindeki kitapları da önemsiyordu. Bu rüya O’nu hep bir ümide sevk ediyordu.  Adnan Bey’e rüyasını bir kez daha hatırlattı…

 

 

 

 

 

 

GÜL DEDE VELİLER İLE


Ziya ile mevcudat görünür;

hayat ile mevcudatın varlığı bilinir.

Her birisi birer keşşaftır.

(Hakikat Çekirdekleri)

 

Şükran Hanım, Ayşegül’ü okula bıraktıktan sonra Suna Hanım ile görüşmek üzere bekledi. Elif Öğretmen, Şükran Hanım’ın beklediğini görünce, yanına geldi. “Kimi bekliyorsunuz, yoksa beni mi?” Diye sordu.

Şükran Hanım, öğretmenin ilgisine memnun oldu. Suna Hanım’ı beklediğini ve nedenini açıklamaya çalıştı. Elif Öğretmen de, birkaç velinin daha Gül Dede ile görüşme taleplerini, kendisine ilettiklerini söyledi.

Şükran Hanım, Elif Öğretmen’in ne düşündüğünü öğrenmek istiyordu: “Siz ne düşünüyorsunuz? Gül Dede ile yapılan etkinlikler, anne baba olarak bazı eksikliklerimizi ortaya koydu. Kendimizle yüzleşmemize, eksiklerimizi görmemize neden oldu. Bir yerden başlamamız lazım. Belki Gül Dede yardımcı olabilir. Değil mi?” diye sordu.

Elif Öğretmen: “Ben de aynı fikirdeyim. Suna Hanım da gelsin beraber konuşalım. Ben de Ümit’i ve Suna Hanım’ı bekliyorum, velilerin taleplerini Gül Dede’ye iletmek ve bu konuyu konuşmak istiyordum.” Dedi.

Bu arada Suna Hanım, Ümit ile geliyordu. Ümit öğretmenini görünce annesinin elini bırakıp hızlandı. Elif Öğretmen’e bir poşet içindeki kitabı verdi. Dedesinin selamını söyledi. Elif Öğretmen de “Gül Dede’ye teşekkür ettiğimi ve selamımı söyle.” Dedi. Suna Hanım da yanlarına gelmişti. 

Öğretmen Hanım: “Biz de seni bekliyorduk, Suna Hanım, hoş geldiniz.” Dedi.

Suna Hanım merakla: “Hayırdır İnşaallah” Dedi.

Şükran Hanım hemen konuya girdi: “Gül Dede’nin çocuklarla bir araya gelmesinden sonra, ailece eksiklerimizi fark ettik. Bu eksikliklerimizi gidermek için de eşim ile birlikte Gül Dede ile tanışmak, O’nun yardımını almayı düşündük. Bu konuda sizin de fikrinizi almayı ve yardımcı olmanızı istiyoruz.” Dedi.

Suna Hanım ne diyeceğini bilemedi.

Öğretmen Hanım hemen söze girdi: “Aslında, Gül Dede ile tanışmak birçok velinin de isteği. Bunu da Gül Dede’ye iletmek ve yeni bir planlama yapmamız lazım” Dedi.

Suna Hanım, bağlayıcı bir şey söylemek istemedi: “Memnun oldum, tabii. Ancak Gül Dede ile konuşmadan bir şey söylemem doğru olmaz” Dedi.

Öğretmen ve Şükran Hanım birlikte: “Tabii, biz de konuyu Gül Dede’ye iletmenizi istiyoruz, dediler.”

Suna Hanım: “Memnuniyetle” Dedi ve okuldan ayrıldı.

Suna Hanım, o gün konuyu Gül Dede’ye açtı. Gül Dede’de memnun olduğunu, zaten, Tomurcukları ile görüşmesinin bitmediğini, gerekirse, tomurcuklarla görüşeceği gün, isteyen velilerle de görüşebileceğini, Öğretmen Hanım’ın bu görüşmeyi organize edebileceğini, daha sonrası için de “Allah (cc) Kerim” dedi.

Ertesi gün, Şükran Hanım ile beraber birçok veli de Suna Hanım’ın getireceği cevabı merakla bekliyordu. Suna Hanım da okula erken geldi, Ümit’i sınıfa bıraktı, Elif Öğretmen ile selamlaştı. Öğretmen Hanım da Suna Hanım’ın getireceği haberi merak ediyordu.

Suna Hanım’a: “Arkadaşlar da sizi bekliyorlardı, onlarla görüştünüz mü?” Diye sordu.

Suna Hanım: “Hayır” deyince,

Elif Öğretmen: “Tamam o zaman, ben de geliyorum. Beraber konuşuruz.” Dedi ve sınıftan çıkıp, salonun bir köşesinde bekleyen velilerin yanına gittiler. Kısa bir selamlaşmadan sonra, Suna Hanım sözü uzatmadan: “Gül Dede’nin görüşme taleplerinden memnun kaldığını, çocuklar ile görüşmelerinin devam edeceğini, isteyen veliler ile de aynı gün görüşebileceğini, görüşmenin günü ve saatini ise Elif Öğretmen’in kendisine bildirebileceğini söyledi.

Bekleyen veliler de memnun kaldılar. Artık, Gül Dede’nin okula gelip, çocuklarıyla sohbet edeceği günü ve saati onlar da dört gözle beklemeye başladılar.

 

Elif Öğretmen,  veliler için de uygun olan bir günü ve saati, Gül Dede’ye bildirdi. Etkinliğe isteyen veliler de katılacaktı. İsteyen veliler ile etkinlikten sonra özel görüşmeler de yapılabilecekti.

Gül Dede’nin, bu etkinlik ve görüşmelerden daha önemli bir işi yoktu. Emekli olduktan sonra, kasabasında geçirdiği birkaç aylık süre dışında boş kalmamış, kendine hep bir uğraş bulmuştu ama, Ümit’in sınıfı, Elif Öğretmen ve veliler hayatında yeni bir sayfa açılmasına neden olmuş, ayrı bir heyecan vermeye başlamıştı. Kendisine nasip edilen bu fırsatı en verimli şekilde değerlendirmek istiyordu.

Bismillahirrahmanirrahim konusunda nerede kaldıklarını, daha neler anlatması gerektiğini, hangi örnekleri vereceğini gözden geçirdi, yanına birkaç kitap da aldı. Gül Dede, o gün, kararlaştırılan saatten önce okuldaydı. Sınıfa geçmeden önce etkinliğe katılmak için gelen veliler ile tanıştı. Ayaküstü sohbet etmeye başladı. Veliler, Gül Dede’ye çok saygı gösterdiler, hemen bir sandalyeye oturmasını sağladılar. Etrafında halka olup, kendilerini tanıtmaya, Gül Dede’yi tanımaya başladılar.

Velilerin bir çoğu ”Gül Dede, sanki sizi bir yerlerden tanıyoruz, nerelerde bulundunuz” diye sordular. Gül Dede, kısaca bulundukları yerlerden bahsetti, kendisi de velileri tanımaya çalıştı.

Elif Öğretmen sınıfını, velilerin de rahat edebilecekleri şekilde hazırlamıştı. Gül Dede’yi ve velileri sınıfa davet etti. Dokuz veli gelmişti. Adnan Bey de işyerinden iki saatlik bir izin almış ve eşi ile birlikte oradaydı.

Sınıfta veliler de olunca, Gül Dede, sözlerine, Sevgili Tomurcuklarım, ve Kıymetli Kardeşlerim, diye başladı. Daha önce yaptıkları üç etkinlikten de kısa bir özetle bahsetti. Bismillahirrahmanirrahim konusuna devam edeceklerini, etkinliği kendilerinden de katılım olacak şekilde sürdürmek istediğini, Elif Öğretmen’den de kendisine yardımcı olmasını beklediğini söyledi.

Önceki etkinliklerde konuşulanlar hakkında az da olsa velilerin bilgisi vardı. Gül Dede’nin kısa özeti bile bu gün buraya gelmekle ne kadar doğru bir tercihte bulunduklarını göstermişti.  

Gül Dede, kendisine ayrılan yere oturdu. Çantadan kitaplarını çıkarıp yanındaki masanın üzerine koydu. Besmele ile sözlerine başladı:  

“Bir tek kişinin gelip, bir şehirdeki bütün halkı zorla bir yere götürdüğünü ve zorla bir takım işlerde çalıştırdığını görsek, anlarız ki; O kişi yalnız kendi adıyla, aklıyla, kendi gücü ve kuvvetiyle hareket etmiyor. O kişinin sırtını dayadığı, güvendiği çok büyük bir kuvvet var. O kişi belki, bütün ülkede egemen olan, emirleri kabul edilen bir devletin görevlisidir veya güçlü bir ordunun askeridir. Dayandığı kuvvet adına, devlet adına hareket edip, bütün bu işleri yapmaktadır. Değil mi?” Dedi.

Çocuklar, hep beraber: “Evet”, dediler.

Gül Dede devam etti: “Başka türlü, bir tek insanın, bir şehir halkını zorla bir yere götürmesi ve çalıştırması mümkün müdür? Tabii ki değildir. Örnek verecek olursak; bir tek trafik polisi bir şehirde yoldan geçen bütün araçları durdurabilir, araçları ve içindeki insanları istediği yöne yönlendirebilir. Bir polis memurunun kendi şahsi isteği ve gücü ile bunu yapması düşünülebilir mi, bu mümkün müdür?”

Çocuklar: “Hayır” dediler.

Gül Dede: “Tabii ki değildir Tomurcuklarım. Polis memuru, ancak devletin kendisine verdiği üniforma ile devletin izni ve isteği ile devlet adına hareket ettiğini herkese gösterirse, yani devlete dayanırsa, devletin memuru olduğunu ilan ederse, halk da O’nun devlet adına, hareket ettiğini anlar, itiraz etmez ve emirlerine uyar. Polis memuru, üzerinde resmi kıyafeti olmadan, devlet adına görev yaptığını kanıtlamadan, bir bisikletli çocuğu bile durduramaz. Bisikleti süren çocuk onu dinlemez, belki de onu ezer geçer.”

Elif Öğretmen, bir katkı yapmak istediğini söyledi.

Gül Dede: “Buyurun” Dedi.

Öğretmen Hanım: “Hatta bazen polis memuru olmazsa bile devlet adına yola konan bir trafik lambası, bir tabela bile, yüzlerce, binlerce aracı yönlendirir. Halk da bilir ki. Bu lamba, bu tabela buraya, buraların ve bütün ülkenin hakimi olan  devlet adına konulmuştur. Tabeladaki işarete itiraz etmez, edemez ve ona uyar, tabelaya uymak devlete uymak anlamına gelir. Şimdi aklı olan bir insan, polis memurunun, trafik lambasının veya bir tabelanın yaptığı ve yapılmasını sağladığı işleri, bir tek polis memuruna, bir lambaya veya metal bir tabelaya verebilir mi? Polis memurunun yaptığını, bir tabelanın rolünü, devletin gücüne, kuvvetine vermemek olur mu? Polis memurunu görüp, arkasındaki devleti görmemek; lambayı, tabelayı görüp onları oraya koyduran ilmi, iradeyi, kuvveti-kudreti  görmemek olur mu? …  Tabii ki olmaz ve olamaz”

Adnan Bey’in gözleri masanın üzerindeki kitaplardaydı. Bu kitapları bir yerden hatırlamaya, bulunduğu yerden isimlerini okumaya çalıştı. Ama okuyamadı.

Bu arada Suna Hanım söz aldı. “Gül Dede, ben bir katkım olur mu diye bu konuya çalışarak, hazırlıklı geldim. Benim de aklıma bir örnek geldi. Söyleyebilir miyim?” dedi.

Gül Dede Suna Hanım’ın ilgisine memnun oldu, “Tabii buyurun.” Dedi. Suna Hanım anlatmaya başladı: “Bir ülkede okullar açılınca, binlerce, milyonlarca öğrenci her sabah okullara geliyor, her akşam okullardan ayrılıyor. Bir zil sesi ile sınıflar doluyor sınıflar boşalıyor. Milyonlarca öğrenci ve öğretmeni hareket ettirmek, ancak ülkenin her yerinde, her kurumu üzerinde etkisi olan devletin gücü ve kuvveti ile olur. Yoksa, hiçbir öğretmen, hiçbir müdür, hiçbir zil sesi bu kadar öğrenciyi okullara dolduramaz ve okulları boşaltamaz. Herhangi bir insan veya herhangi bir varlık,  ancak, çok büyük bir güce dayanırsa, böyle büyük ve önemli işler yapabilir. Değil mi?” Dedi.

Gül Dede ile birlikte Elif Öğretmen ve veliler de bu örneği çok beğendiler. Başlarını sallayıp, “evet, evet” dediler.         

Gül Dede, Elif Öğretmen’e ve Suna Hanım’ın katkılarına sevindi, kendilerine teşekkür ettikten sonra, konuşmasını sürdürdü: “İşte bunun gibi, her bir varlık, her bir madde, her bir molekül ve atom bir tek olan Allah (cc)’a dayandırılsa, bunların Allah (cc) adına, Allah (cc)’ın izniyle hareket ettikleri görülebilse, o atom taneciklerinin çok büyük işler yaptıkları ve yapabildikleri anlaşılır. Mesela, Allah (cc) adına hareket eden, tohumlar,  çekirdekler, bünyelerinde çeşitli bitkilerin programlarını, muhtevalarını barındırıyorlar. Tek başlarına koca koca ağaçları, o küçücük gövdelerinde taşıyorlar…”

“Tomurcuklarım, Kıymetli Kardeşlerim, küçücük bir tohumda kocaman bir ağacın, harika bir çiçeğin, şifalı bir bitkinin bütün özellikleri bulunmaktadır. Küçücük tohum, sahip olduğu bitkinin bütün özelliklerini bünyesinde barındırmakta ve şartlar uygun olduğunda yine Allah (cc)’ın izni ve emri ile görevini yerine getirmek üzere, Allah (cc)’ın kendisine verdiği programa uygun bir şekilde ağaç, çiçek ve bitkinin ortaya çıkarmasına sebep olmaktadır.”               

  “Demek ki, her ağaç Bismillah diyor, merhameti ve şefkati sınırsız olan Allah (cc)’ın hazinelerinden ellerini doldurup çeşit çeşit meyveleri, sebzeleri bizlere takdim ediyor. Her bir bitki Bismillah diyerek, esirgeyen, koruyan ve merhamet eden Allah (cc)’ın mutfağından kazanlar dolusu, lezzetli yiyecekleri pişirip bizlere ikram ediyor. Her bir çiçek Bismillah diyerek, renk renk yapraklarını açıyor, o mis gibi kokularını bizlere sunuyor.”  

“Her türlü yiyecek ve içecek, her şeye gücü yeten; canlı ve cansız her varlığa acıyan ve merhamet eden Allah (cc)’ın izni ile Allah (cc)’ın rahmet hazinesinden gönderilmektedir. Allah (cc)’ın rahmet ambarı olan yeryüzü;  kıymetli tahıl çeşitlerini; türlü renklerde, koku ve tatlarda sebze ve meyvelerini Allah (cc)’ın izni ile bizlere ikram ediyor.”

“Her türlü bitkinin ihtiyacı olan su, güneş, toprak ve minerallere nasıl sahip olduğunu gözlerimizle de görüyoruz. Rahmet ve merhamet sahibi olan Allah (cc), yağmur aracılığı ile bitkilerin ihtiyacı olan suyu onların ayaklarına getiriyor. Kocaman dağları, kayaları parçalayıp, toprağı mineraller ile zenginleştiriyor. Güneş ile de meyveleri pişiriyor. Topraktan çamur emen ağaç, dalındaki nara, nar; üzüme, üzüm şerbetini; incire, sütü, muza, portakala kendilerine özel kokuyu, tadı,  rengi sunuyor.”

“Rahmet ve şefkati sınırsız olan Allah (cc), bitkiler üzerinden insan ve hayvanlara türlü türlü ot, sebze ve meyve çeşitlerini tanıttırıyor, tattırıyor.  Bitkiler, yaprak, çiçek ve meyveler, kendi dilleri ile Bismillah diyor, Allah (cc)’ı anıyor ve Allah (cc)’ın kendilerine verdiği görevlerini yapıyorlar.”

“Bu kadar çok ve çeşitli nimetlere sahip olan insanın; bu nimetleri veren Allah (cc)’a değil de görevli bir garson olarak görev yapan bitkilere; ambar ve kazan görevini yapan, akılsız, kör, sağır ve karanlık toprağa teşekkür etmesi, minnet duyması, borçlu olması doğru olabilir mi?

Çocuklar, yine hep birlikte: “Hayır olamaz!” Diye haykırdılar.

Elif Öğretmen, Bir an için Gül Dede’nin kendinden geçtiğini sandı. Gül Dede’nin soluk alması için, bir şeyler yapmak istedi. “Gül Dede bu güzel açıklamalarına bir örnek ile katkıda bulunabilir miyim?” Dedi:

Gül Dede’nin izni üzerine sözlerine başladı: “Lokantaya gidip yemek istiyoruz. Garson tepsi üzerine birbirinden leziz yemekleri masamıza koyuyor. Biz birbirinden güzel, leziz yemekleri yapan ve bize gönderen, bize oturmamız için uygun bir ortam hazırlayan, bize hizmet etsin diye garson görevlendiren, lokanta sahibini görmeden, O’nu düşünmeden, bütün minnetimizi, memnuniyetimizi, teşekkürlerimizi garsona sunsak ve yediğimiz, içtiklerimizin ücretini de garsona versek, üstüne üstlük garsonun elini öperek ona minnettar olduğumuzu söylesek doğru bir iş yapmış olur muyuz?”

Bu kez veliler: “Tabii ki, hayır.” dediler, Elif Öğretmen’i onayladılar.  

Elif Öğretmen devam etti: “Akıl sahibi bir insan olarak, lokantanın asıl sahibini hatırlamak, O’nu tanımak, O’na olan borcumuzu düşünmek, ve ödemeye çalışmak gerekir. Aksi takdirde saygısızlık ve de nankörlük etmiş; lokanta sahibinin hakkımızdaki iyi niyetini görmemiş, inkar etmiş oluruz.”

“Akıllı olan insan, garsonun tepsi üzerinde getirdiklerini görünce, asıl mal sahibini hatırlayan ve onu düşünen insandır. Önüne getirilen yemekleri hazırlayan, hazırlatan ve garsonu da hizmet etmesi için görevlendiren asıl mal sahibinin isteğini ve ücretini merak eden, düşünen ve ücretini ödemeye çalışan insana akıllı insan denir.”

Elif Öğretmen’in verdiği örnek, Gül Dede’yi şaşırtmıştı. “İstediği kitabı ne çabuk okumuş, ne güzel anlamış” diye düşündü. Bir soru ile sohbetine devam etmek istedi.  

“Peki başka kimler Bismillah söylüyor?”

Bu kez çocuklar, cevap vermekte tereddüt ettiler. Dikkatle Gül Dede’ye baktılar. Gül Dede, çocukların kararsız kalmalarına hak verdi. Ama velilerden herhangi bir tepki gelmemesi kendisini üzdü.

“Tomurcuklarım, Kıymetli Kardeşlerim, bitkiler gibi, hayvanlar da kendi hal dilleri ile Bismillah diyorlar. Her bir inek, her bir koyun, her bir deve ve keçi gibi mübarek hayvanlar, Bismillah der, Allah’ın rahmet hazinesinden birer süt çeşmesi olup, bizlere bütün yiyecek ve içecekleri yaratan Allah (cc)’ın adıyla en temiz ve yararlı bir gıda olan sütü sunuyorlar.”

“Birçok hayvan, Bismillah deyip, bize türlü türlü ürünler, nimetler vermektedirler. Tavuk yumurta makinesi gibi yumurta; inek ve koyun, süt ile birlikte deri ve yün; ipek böceği, en kaliteli kumaş olan ipeğin hammaddesini hazırlayıp vermektedir.”

“Hayvanlar, Bismillah deyip, Allah cc)’ın ismiyle, izniyle, emriyle Allah (cc) namına, Allah (cc)’ın kendilerine verdiği görevlerini yapıyorlar. Bu olağanüstü yararlı hizmetlerinin karşılığında yine Allah (cc)’ın kendileri için takdir ettiği bir parça kuru ot, saman ve su ile yetiniyorlar.”

“Bir inek, keçi, deve aslında ürettikleri sütün formülünü, insanlar için yararlarını bilmiyorlar. Tavuk yumurtanın hikmetlerinin farkında değil; Bu mübarek canlılar, yalnız Bismillah diyor, insanların her türlü ihtiyacını bilen, gören, merhamet sahibi Allah (cc)’ın kendilerine verdiği görevlerini layıkıyla yapıyorlar.”

“İnsanı yaratan, hayatlarının devamını sağlayan, insanın ihtiyaçlarını bilen, bin bir türlü hayvanları, insanların ihtiyacını karşılamak üzere yaratan; hayvanlara da ihtiyaçları olan türlü türlü bitkileri gönderen; bitkilerin ihtiyacı olan suyu, toprağı onların ayaklarına getiren; Güneş ile onları ısıtan, besleyen ve büyüten; her şeyi bilen, merhametli, cömert, ilim, güç ve kuvvet sahibi, rahmeti, bereketi hadsiz derecede bol olan yalnız ve yalnız Allah (cc)’tır.”

“Yani hayatı veren O’dur. Hayatı verdiği rızıklar ile devamını sağlayan da odur. İnsanın ihtiyacını bilen ve ihtiyaçlarını zamanında karşılayan da O’dur.”

Sıla’nın annesi Nevin Hanım çekingen bir tavırla söz aldı. “Ben Fen Fakültesi Biyoloji bölümü mezunuyum. Hayvanların süt vermesi ile ilgili aklımda kalan bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum” Dedi.

 Gül Dede Nevin Hanım’ın bu teklifine memnun oldu. Az önce veliler hakkındaki endişenin yersiz olduğunu düşündü, sözü Nevin Hanım’a bıraktı.

Nevin Hanım: “Bilimsel araştırmalar sonucunda elde edilen tespitlere göre, canlının yediği gıda, midede ve bağırsaklarda sindirilir. Atılacak artık madde bağırsaklarda kalır; sindirimle elde edilen kan ise bir kısım salgı bezleri tarafından emilir ve kan damarlarına yönlendirilir. Sonra, süt bezlerine gelen kanın bir kısmı bu salgı bezlerindeki hücrelere besin, bir kısmı da hayvanın memelerinde süt haline gelir.” Dedi.

Gül Dede, Nevin Hanım’ın açıklamasından memnun kalmıştı, teşekkür etti. Kendisi de konu hakkında bir şeyler daha söylemek istedi: “Allah (cc)’ın varlığının, birliğinin delillerden birisi de hayvanlardır. Süt, hayvan vücudunda kan ve fışkı arasında meydana gelmektedir. Hayvanın yediklerinin süt haline gelebilmesi için, onun midede sindirilmesi, önce pislikten sonra da kandan ayrılması gerekmektedir. Pislikten ve kandan ayrılan süt meme musluklarında çok değerli, besleyici, yararlı ve tertemiz, beyaz renkte bir besin olur, canlıların hizmetine sunulur.”

“Hayvanın, bitkinin, midenin, salgı bezlerinin bunu bilmesi ve sütü icat etmesi ve üretmesi mümkün değildir. Bu ancak hayvanları, bitkileri, insanları, insanların ihtiyaçlarını bilen ve yaratan Allah (cc)’ın ilmi, iradesi ve isteği ile gücü ve kudreti ile olmaktadır.”

 “Sevgili Tomurcuklar, Değerli Kardeşlerim, bugün yeteri kadar başınızı ağrıttım galiba, hakkınızı helal ediniz. Etkinliğimizi bitirmek istiyorum, fakat Bismillahirrahmanirrahim konusu bitmedi, Elif Öğretmen’in ve sizlerin uygun gördüğü bir gün daha görüşmemiz gerekecek. O zaman konumuzu da bitiririz. Dedi.

Velilerin yüz ifadelerinden, dersin bittiğine üzüldükleri anlaşılıyordu. Gül Dede’ye teşekkür etmek için etrafını çevirdiler. Bir anda herkes ayaktaydı. Elif Öğretmen, okulun veli görüşme odasını hazırlamıştı. Velileri ve Gül Dede’yi odaya davet etti. Kendisi hemen çocukların yanına döndü. Gül Dede ve veliler oturdular. Elif Öğretmen’in ısmarladığı çaylar da geldi. Çay içip sohbete başladılar.    

Adnan Bey atak davranıp: ”Gül Dede, ben Adnan. Ayşegül’ün babasıyım. Bugün sizinle görüşüp tanışmak için işyerinden izin almıştım. Vaktim sınırlı, izin verirseniz size iki sorum olacak.” Dedi.

Adnan Bey, Gül Dede’nin izin vermesine fırsat vermeden sorularını sordu: “Masanın üzerine kitap koymuştunuz, o kitapları merak ettim. Kitapları görebilir miyim?” Bir de; “Sizinle daha geniş bir zamanda nasıl görüşebiliriz? Rehberliğinize ihtiyacımız var, sizinle ailece tanışmak istiyoruz. Bunun için de sizden bir söz istiyorum.” Dedi.

Gül Dede, Adnan Bey’in acelesi olduğunu anlayınca, diğer velilerden müsaade isteyip: “Adnan Bey ben de tanıştığımıza memnun oldum. Önce ilk sorunuza cevap vereyim. Kitaplardan birini size hediye ediyorum, daha sonra gerisini kendiniz alırsınız. İkinci sorunuza gelince; estağfirullah, rehberlik bizim haddimiz değil, ama ben de sizinle ve ailenizle tanışmayı isterim. Bunu daha sonra uygun bir zamanda kararlaştırırız İnşaallah. Önce bu kitabı okumaya çalışın” Dedi ve yanında getirdiği kitaplardan birini Adnan Bey’e uzattı.

Adnan Bey, Gül Dede’nin kendisine hediye ettiği kitabı aldı, kucağına koydu ve teşekkür etti. Müsaade isteyip ayrıldı.

Diğer velilerle de benzer şeyler konuşuldu. Gül Dede’nin kitapları incelendi, karşılıklı telefon numaraları alındı. Bir sonraki görüşme hakkında farklı alternatifler sunuldu. Çaylar da bitmişti. Bir sonraki görüşmede buluşmak üzere veliler ile vedalaşıldı.

Diğer veliler ile birlikte Şükran Hanım da ayrıldı. Gül Dede, Elif Öğretmen’e  uğrayıp, bir sonraki görüşme hakkında konuştular. Görüşme zamanını Öğretmen Hanım’ın ayarlamasına karar verildi. Gül Dede, ayrıca Öğretmen Hanım’ın kitabı okumasından duyduğu memnuniyeti ifade etti. Etkinliğe katılımı ve verdiği örnekler için kendisini tebrik etti. “Artık bana müsaade” deyip okuldan ayrıldı.      

    

 

 

 

 

 

 

 

ADNAN BEY OKUYOR


İşte bu ebedî hazinenin anahtarı imandır ve teslimdir

ve onu dinleyip kabul etmek ve okumaktır.

(Lemalar)

 

Adnan Bey, o gün eve her zamankinden erken geldi. Aile sohbeti de erken başladı. Bu kez Ayşegül ve Şükran Hanım’ın kendisine soruları vardı.

Şükran Hanım ilk sorusu “Kitabı okuyabildin mi?” oldu.

Adnan Bey: “Baktım tabii, ancak, anlamak çok kolay olmayacak galiba.” Dedi.

Şükran Hanım: “Neden” dedi.

Adnan Bey: “Biz çok uzak kalmışız kendi dilimize, kültürümüze…; ama kendime söz verdim, kitabı okuyup anlayacağım ve insanlara da anlatacağım.” Dedi.

Ayşegül sorusunu sormak için sabırsızlanıyordu: “Babacığım, Gül Dede’yi nasıl buldun?” Dedi.

Adnan Bey: ”Gerçekten Gül Dede’yi çok beğendim. Daha önce tanımadığıma da üzüldüm. Anlatımı da çok güzeldi, anlattıkları da. Takdir etmemek, hatta gıpta etmemek mümkün değil.”

Şükran Hanım araya girdi: “Gül Dede ile ailece görüşme işini bir an önce gerçekleştirsek iyi olacak.” Dedi.

Adnan Bey: “Sen de duydun ya, konuyu bir sonraki görüşme de kararlaştırırız dedi. Yoksa başka bir fikrin mi var?”  

Şükran Hanım: “Onları ailece yemeğe alsak nasıl olur acaba?” Dedi.

Adnan Bey: “Vallah sen bilirsin, siz bayanlar kendi aranızda konuşun, halledin. Gül Dede de kabul ederse benim için sorun yok, ben de Gül Dede ve ailesi ile tanışmaktan memnun olurum.” Dedi.

Ayşegül gelişmelerden memnundu: ”Ben de Ümit ile oynarım” Dedi.

Şükran Hanım, konuyu Suna Hanım ile konuşacağını, uygun bir günde kendilerini misafir etmek istediklerin teklif edeceğini söyledi.

Ayşegül’ün uyku saati gelmişti. Annesi O’nu odasına götürdü. Hikayesini okudu, saçını okşadı, her zamanki gibi alnına öpücük kondurup “Allah rahatlık versin kızım“ deyip odadan ayrıldı.

Hayret! Adnan Bey televizyon izlemiyordu. Gül Dede’nin kendisine verdiği kitabı okumaya, anlamaya çalışıyordu. Eşinin geldiğini görünce Adnan Bey başını kitaptan kaldırdı: “Şükran, hani bir rüya görmüştüm ya, rüyada Nur yüzlü dedenin elinde bir kitap vardı ve bana “oku…” diyordu ya, galiba bu kitap, tam da o kitap.” Dedi.

Şükran Hanım heyecanlandı: “Nereden anladın bunu?” Dedi.

Adnan Bey: “Az önce okumaya başlayınca, içime bir ferahlık geldi, sanki rüyadaki duyguları yaşadım, ayaklarım yerden kesildi, gözlerimin önünde, aynı sahneler canlandı. O koku, o ses…  Ne bileyim işte... Zaten Gül Dede kitaplarını masanın üzerine koyunca da dikkatimi çekmişti, heyecanlanmıştım.” Dedi.

Adnan Bey kitabı sesli okumaya başladı. “Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü, ben nefsimi herkesten ziyâde nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim "Sekiz Söz"ü, biraz uzunca, nefsime demiştim. Şimdi, kısaca ve avâm lisânıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.”

Şükran Hanım’ın da içini bir ferahlık sardı. Hafifledi.  Gözleri doldu. Kendini büyük değişimin arifesinde ve kutlu bir göreve başlamış olmanın heyecanı sardı. Okunanları dinledi, anlamaya çalıştı… “Ne kadar muhtaçmışım” diye düşündü.

 

 

 

 

 

 

 

GÜL DEDE’NİN SON DERSİ


Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi

kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse,

kâinatta dâvâ-yı hâlk ve iddiayı icad edemez.

Zira herşey her şeyle bağlıdır.

(Hakikat Çekirdekleri)

 

 

Elif Öğretmen, ailelerin de katıldığı etkinlikten memnun kalmış, etkinliğe katılma imkanı bulan ailelerden de olumlu geri bildirimler almıştı. Katılamayan ailelerden de Gül Dede ile yapılacak etkinlik için katılım talepleri geliyordu. Gül Dede ile birlikte yapılan etkinliklerin aileler tarafından benimsenmesi ve önemsenmesi kendisini memnun etmiş, rahatlatmıştı.  

Elif Öğretmen daha geniş bir aile katılımı olacak şekilde hazırlıklarını planladı. Bu konuda okul müdürü ile görüşüp, okulun toplantı salonunu kullanmanın mümkün olup olmadığını sordu. Okul müdürünün bu konudaki yardımseverliğini, desteğini biliyordu. “Salon daha iyi olacak” diye düşündü. Gül Dede ile de haberleşip, gün ve saat konusunda bilgi verdi. Gül Dede, kendisinin her zaman hazır olduğunu, aileler için uygun olan bir zamanda memnuniyetle gelebileceğini söyledi.

Elif Öğretmen, yapılacak etkinlik hakkında aileleri bilgilendirmek için yine bir davet mektubu hazırladı.

Sevgili Anne ve Babalar,

Bildiğiniz gibi, sınıfımızda bir süredir çocuklarımızın ihtiyacı olan sosyal ve duygusal gelişimlerini desteklemek amacıyla, Gül Dede’nin de katılımı ile bir dizi etkinlikler yapılmaktadır. En son yapılan etkinliğe bazı velilerimiz de katıldı.   

Birçok veliden gelen olumlu geri bildirim ve talep üzerine, bütün velilerin katılımını sağlamayı amaçlayan bir etkinlik planlamış bulunuyoruz.

Yapılan etkinlikte sizleri de aramızda görmekten memnun olacağız.       

Tarih :

Yer    :

Zaman:

Not: Katılmak isteyen velilerin bilgi vermeleri yararlı olacaktır.

Tahmin edildiği gibi, bu kez ailelerin büyük bir kısmı etkinliğe katılacağını bildirdi. Katılamayanların da haklı mazeretleri vardı. Biçoğunun çalıştığı iş yerinden izin alması kolay değildi. Adnan Bey de çok istemesine rağmen bu etkinliğe katılamayacaktı. 

Toplantı salonunda yeteri kadar sandalye konuldu. Gül Dede yine erken gelmeyi tercih etti. Elif Öğretmen’e haber verip, hazırlanan salona geçti. Salonda birkaç veli vardı ve kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Şükran Hanım da bunlardan birisiydi. Gül Dede selam verip, kendisi için ayrılan yere geçti. Veliler Gül Dede’nin erken gelmesine memnun oldular. “Hoş geldiniz” Dediler.

Şükran Hanım kendisini tanıtıp: ”Eşimin selamı var, geçen etkinlikten sonra verdiğiniz kitabı okumaya anlamaya çalışıyoruz. Çok beğendik. Eşim birkaç kitap daha aldı. Onları da okuyacağız İnşaallah. Sayenizde okumaya başladık, okumayı sevdik, teşekkür ederiz.” Dedi.

Gül Dede: “Memnun oldum, Ben de nazik davetiniz için teşekkür ederim. Suna kızım bahsetti. İnşaallah en kısa zamanda çayınızı içmek için sizi rahatsız ederiz.” Dedi.

Şükran Hanım: “Bizi onurlandırmış olursunuz.” Dedi.  

Bu arada veliler toplandı. Elif Öğretmen de çocukları salona getirdi. Çocuklar, önce anne ve babalarının yanına gittiler, daha sonra kendileri için ayrılan yerlerde oturdular.

Gül Dede’nin gözü Elif Öğretmen’deydi.

Elif Öğretmen: “Buyurunuz, başlayabiliriz Gül Dede.” Dedi.

Gül Dede: “Hoş geldiniz Sevgili Tomurcuklar, hoş geldiniz Kardeşlerim, bu gün, bir kaç haftadan beri üzerinde durduğumuz konuya kaldığımız yerden devam etmek istiyorum. Bismillahirrahmanirrahim’in saklı hazinelerinden bir kısmını daha anlamaya, anlatmaya çalışacağım. Sizlerin katkıları da benim için çok önemli olacak.” Dedi.  Okumaya, anlatmaya başladı:

“Her bir bitkinin ipek gibi yumuşak kökleri Bismillah söyler sert olan taş ve toprağı deler, geçerler. Allah (cc) namına, Rahman namına her şey kendilerine yardımcı olur, her işleri kolay olur.”     

Çiçeklerin köklerini hepimiz görmüşüzdür, çok ince ve naziktirler. Beyaz bir ip parçasına benzerler. Parmaklarımızla onları ezebiliriz. Ağaçların kalın kökleri olsa da onların kökleri de derinlere, uçlara indikçe zayıflar, incelir; tıpkı bir çiçeğin kökü gibi nazikleşir. Ama bu kökler toprak altında hareket eder, önlerine gelen sert engelleri aşar bağlı oldukları ağacı beslerler. Ağaçların, bu zayıf, ipek gibi nazik kökleri taşa, kayaya da rastlasa, Bismillah der, yollarına devam ederler.”

Dinleyicilerden her hangi bir tepki gelmeyince, Gül Dede velilere bir soru yönelterek anlatımına devam etti:

“Bu nazik köklerin taşı parçaladıkları, kayayı çatlattıkları çok olmuştur. Neden ve nasıl olduğunu hiç düşündünüz mü?” Cevabını beklemeden kendisi cevapladı: O ipek gibi nazik kökler, Bismillah derler, Allah (cc)’ın izni ile Allah (cc) adına hareket eder, Allah (cc)’ın kendilerine verdiği emri yerine getirir, görevlerini yaparlar. Aynı şekilde o sert toprak, taş ve kaya kendi sınırlarına dayanan, kapılarını çalan o nazik, zarif kökü, “ipek gibi ipi” tanır, O’nun Allah (cc)  adına hareket ettiğini,  görevini yaptığını bilirler. Kendileri de Bismillah der, Allah (cc)  adına görevlerini yapar, o nazik, nazlı köke kapıyı açar, izin verirler.”

Elif Öğretmen söz istedi: “Gül Dede, özür dilerim, sözünüzü kestim. Ben anlattıklarınıza bir örnekle katılmak istiyorum.” Dedi.

Gül Dede memnun oldu, içinden Elif Öğretmeni takdir etti. “Buyur kızım, söz sizin.” Dedi.

Elif Öğretmen: Hepimiz karşılaşmışızdır. En dar, en sıkışık yollarda bile bütün araçlar, siren çalan itfaiye aracına, ambulansa yol verir, kenara çekilir. Onun geçmesine yardımcı olur. Sürücüler, itfaiye aracının, ambulansın siren sesini tanırlar. Bu araçların görevli olduğunu bilir, yol vererek görevlerini yaparlar. Kimse de itiraz etmez, edemez. Sürücüler, kendilerinin de bağlı oldukları büyük, kuvvetli devletin emir ve kanunları adına bir iş yapıldığını bilirler. İtfaiye veya ambulans devletin kendisine verdiği emir üzerine siren çalar, o sıkışık trafikte kolaylıkla ilerler, kendi görevlerini yaparlar.“ Dedi.

Bu örnek çocukların da ilgisini çekti.

Ömer de söz aldı: “Öğretmenim polis amcaların araçlarında bazen de mavi ve kırmızı ışıklı lambalar yanar. Bunu gören şoförler de polis aracına yol verirler, çünkü yaya ve şoförler, polis amcaların devlet adına görevli olduklarını ve önemli bir görev yaptıklarını bilirler. Dedi.

Gül Dede katılımdan çok memnundu. Elif Öğretmen’e ve Ömer’e teşekkür etti. “Bu örnekler çok güzeldi. Sürücü ve yayalar siren sesini de polisin kullandığı tepe lambasını da tanırlar. Kimse itiraz etmez. Devlet adına, devletin kanunları kapsamında bir iş yapıldığı bilinir. Herkes de görevini yapar ve yapılan işe saygı duyar, yardımcı olur.” Dedi.

Ömer’in konuşmasından cesaret alan Arif: “Öğretmenim, sireni yanlış kullanan veya tepe lambasını hak etmediği halde kullanan olursa, ne olur? diye sordu.

Elif Öğretmen, soruyu Gül Dede’nin cevaplamasını istedi.

Gül Dede: “Yanlış yapan her zaman olabilir Tomurcuklarım, ama bu yanlış uzun sürmez. Devlet yapılan yanlışlardan haberdar olur ve yanlış yapanları cezalandırır. Biz bu gün verilen görevi dosdoğru yapanlardan bahsediyoruz. Bitkilerin kökleri görevlerini dosdoğru yapıp toprağın altında Bismillah diyerek ilerliyor ve bağlı bulunduğu bitkiyi besliyor; toprak, taş ve kaya da Allah (cc) adına kapısını çalan o nazik, zayıf, ipek gibi köke kapı açıp, yol veriyor, görevini yapıyor.” Dedi ve kaldığı yerden devam etti.    

“Gücü kuvveti her şeye yeten; özenle, yararlı işler yapan ve yaptıran Allah (cc) bitkinin köküne; taşa, toprağa görevlerini verdiği için; onlar da Bismillah der görevlerini yapıyorlar; bağlı oldukları türlü türlü bitkileri, dağ gibi kocaman ağaçları besler, başlarında taşırlar.”

Bu kez Şükran Hanım söz aldı,

“Gül Dede, insan üzerinden de bir örnek verebilir miyiz.” Dedi.

Gül Dede: “Buyurun, söz sizin.” Dedi.

Şükran Hanım heyecanlandı, duyduğu bir örneği paylaşmak istedi: “Bir bitki kökü gibi zayıf, nazik ve korunmaya muhtaç olan insan yavrusu, hayata gözlerini açtığı andan itibaren Allah (cc)’ın kendisine sunduğu oksijen ile teneffüs eder. Allah (cc)’ın rahmet hazinelerinden gönderdiği süt çeşmesinden beslenir. Dünyanın en rahat, güzel ve sıcak olan yatağında (anne kucağı) uyur. Yani, bence her şey, herkes onun ihtiyacını bilir ve ona yardım eder, görevini yapmış olur.” Dedi.

Gül Dede, Şükran Hanım’ın örneğini de beğendi ve teşekkür etti.                     

Bugün son etkinlik olduğu için, Gül Dede herhangi bir eksik kalsın istemiyordu: “Sevgili Tomurcuklar, Kardeşlerim, havada dalların yayılması, çiçeklerin açıp meyve vermesi gibi; taş gibi sert olan toprakta, köklerin gayet kolay ilerlemesi, yer altında patates, havuç, turp gibi, ürünler vermesi göstermektedir ki; gücü ve kuvveti sonsuz olan Allah (cc) için ağaçların dallarında, bin bir türlü meyve verdirmesi ile yerin altında, o nazik kökleri ilerletip çeşit çeşit yumrulu besinler verdirmesi de aynı derecede kolaydır.” 

“Her şeye gücü yeten Allah (cc)  için yerin üstü ile yerin altında; denizde veya havada iş yapmak, iş yaptırmak arasında fark yoktur. Kolay veya zor Allah (cc) için söz konusu değildir. Fark etmez, eşittir. Allah (cc) için zor yoktur.”  

“Ağaç dallarının havada kolaylıkla ilerleyip meyve vermesi gibi, yer altında taş ve toprak içinde köklerin de her hangi bir engelle karşılaşmadan, zorluk çekmeden Allah’ın emri ile ilerlemesi; Bismillahirrahmanirrahim’in ne kadar kıymetli, bitmez bir güç, kuvvet; tükenmez bir enerji ve bereket kaynağı olduğunu göstermektedir.”

Ali’nin annesi Tülay Hanım, el kaldırıp söz almak istedi: “Gül Dede, benim bir sorum olacak. Çoğu zaman çevremizde “tabiat ana, tabiat kanunu” gibi sözler duyuyoruz. Sizin bu söyledikleriniz işleri yapanın tabiat olduğu da söyleniyor. Bu konuda ne söylersiniz?” Dedi.

Gül Dede, güzel ve anlamlı bir soru, dedi ve şöyle açıklamaya çalıştı: “Tabiatı yaratıcı olarak kabul edenlerin, tabiat dedikleri şey; Kâinat’taki kanunların tamamını içine alan bir programdır, bir kurgudur, tabiat gerçekten yaratma gücü ve etkisi olan bir şey değildir.” Dedi ve devam etti.

“Tabiatın hakikati yoktur. Tabiat olsa olsa bir sanat eseri olabilir. Evet tabiat bir sanattır, sanatkar olamaz. Kâinat’ta, tabiat kanunu olarak adlandırılan, mükemmel işleyiş; ölçülü düzen, nizam ve intizam; her şeyin yaratıcısı ve sahibi, her şeye gücü yeten Allah (cc)’ın arzuladığı, ortaya koyduğu, olmasını emrettiği işlerdir, kanunlardır.” Dedi ve açıklamalarına örnekler getirdi:

“Yaz aylarının şiddetli sıcağına karşı, ağaç dallarındaki o nazik, yeşil yaprakların canlı ve parlak kalması; tabiat kanunlarına inanan ve her şeyi tabiatın eseri olarak gören, onunla açıklamaya çalışanların iddialarını çürütüyor. İnatla ve ısrarla gözle görünen ve elle tutulan maddi cisimler ve varlıklar dışında; gözle görülmeyen şeffaf, nurani varlıkları görmek istemeyen, onları kabul etmeyenlerin gözlerine parmaklarını sokuyor. Maddenin ve enerjinin de, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (cc)’ın adıyla hareket ettiğini gösteriyor.”  

“Bundan dolayıdır ki o ince, nazik, ipek gibi kökler ve damarlar, Allah (cc)’ın emri ile Bismillah diyerek, taşı, toprağı delerek ilerler[1]; ağaçların başındaki kağıt gibi ince yaprakları besler. Yaprakları sıcaktan koruyup serin tutar, onları yanmaktan kurtarırlar[2].” 

“Gözümüzle gördüğümüz maddi sebepler; yazın kavurucu sıcağı altında ağaçların, o ince yaprakların solgun olmasını, kurumasını ve yanmasını gerektirir. Ancak en sıcak günlerde dahi ağaç yapraklarının, bitkilerin solgun olmadığı, kurumadığı gibi çevrelerine de serinlik verdiği görülmektedir.”

“Evet, Sevgili Tomurcuklar, Kıymetli Kardeşlerim, madem her şey kendi diliyle, haliyle, davranışıyla Bismillah diyor. Allah (cc) adına, Allah (cc)’ın nimetlerini getirip bize ikram ediyor. Biz de Bismillah demeliyiz. Allah (cc)’ın adına vermeli, Allah (cc)’ın adına almalıyız. Allah (cc)’ın adına verilmeyeni kabul etmemeli; Allah (cc)’ın adını anmayan dikkatsiz, düşüncesiz, Allah (cc)’ı unutmuş insanlardan olmamalıyız.” Dedi.

Elif Öğretmen, uzun zamandır söz almak için fırsat kolluyordu: “Gül Dede, bu konuyu bir misal ile açabilir miyim?” Dedi. Gül Dede, “memnuniyetle” dedi ve sözü Elif Öğretmen’e bıraktı:    

“Ağır hasta olan bir insan düşünelim. Bu hastaya, ihtiyacı olan ilaç bir kurye veya postacı tarafından getiriliyor. İlacı getiren kişi sıradan bir taşıma görevi yapmıştır. Hastanın, kendisine gelen ilacın formülünü hazırlayan eczacıyı bilmeden, ilacı yapan fabrikayı düşünmeden, sadece postacıya veya kuryeye minnettar kalması, onun elini ayağını öpmesi, bütün parasını postacıya, kuryeye vermesi doğru mudur?” diye sordu?

Çocuklar ve veliler “Hayır” dediler.  

Bu kez Büşra’nın annesi Ayfer Hanım bütün cesaretini toplayıp söz aldı. ”Ben de tabiat konusunda mesleğim ile ilgili bir örnek vermek isterim.” Dedi. “Ben bankacıyım. Yaşadığımız şehrin her tarafında çalıştığım bankaya ait onlarca  bankamatik dediğimiz otomatik para makinesi (ATM) var. Bizim görevimiz makinelerdeki para durumunu takip etmektir. Biz bilgisayardan makinelerdeki para miktarını görür, görevli memurlarımızı parası biten makinelere, biriken parayı alması ve para yüklemesi için göndeririz. Görevli memurlar bizim istediğimiz makinelere, bizim istediğimiz kadar parayı koyar. Müşterilerimiz de makinelerden ihtiyacı olan parayı çeker alırlar. Bu durum yıllardır devam eder. Şimdi herhangi bir müşterimizin, bu parayı bana makine verdi demesi; para aldığı makineye teşekkür etmesi; makineyi öpmesi, ona minnettar kalması doğru olabilir mi? Tabii ki olmaz. Bankada çalışan bizler böyle bir müşterimiz olduğunu öğrensek, Bu müşterimiz için “saftır, herhalde aklını yitirmiştir” diye düşünürüz. Ama akıllı bir müşteri, akılı bir insan, bilir ki, bu makinelerin bir sahibi, bir kontrol edeni var; bu parayı o makineye getiren, yerleştiren görevli memurları var ve o memurlar da görevlerini yapıyorlar. O makinelerin ve makinelerdeki paranın esas bir sahibi var. Her şey onun gücü kuvveti, kudreti sayesinde oluyor.   Demirden, camdan vs. meydana gelen makinenin kendisi para üretemez, parayı tanıyamaz, parayı veremez. Paranın ne işe yaradığını da bilemez. Parayı makineye koyduran da, parayı makineye tanıttıran da sistemi bir bütün olan programlayan, gören ve kontrol eden bankanın ve makinenin sahibidir.

İnsanların kullandıkları, yedikleri, içtikleri bin bir türlü nimeti, sebzeyi, meyveyi vs. tabiat denen cansız, akılsız, şuursuz; taşın, toprağın kuru odun parçalarının kendilerine verdiğini düşünmelerini, otomatik para makinelerinin kendisine para verdiğine inanmalarına ve ona teşekkür etmelerine benzetiyorum. Halbuki tabiatın rolü, ancak, otomatik para verme makinesinin (ATM) rolü ve görevi kadardır.” Dedi                

Gül Dede Elif Öğretmen’e ve Ayfer Hanım’a teşekkür etti. Ayfer Hanım’ın örneğini kendisi de yeni duymuş ve beğenmişti. Her ne kadar bankayı hazzetmese de ATM örneğini beğenmişti. Kim bilir daha ne orijinal örnekler verilebilir diye düşündü.

Tekrar bir soru ile konuşmaya başladı: “Bize çeşit çeşit nimetlerini sunan, bize can veren, kan veren, bizi besleyen, soluk almamızı sağlayan, asıl mal sahibi bizden ne istiyor, hiç düşündünüz mü?” Gül Dede birkaç saniye sonra soruyu kendisi cevapladı: “Evet, asıl mal sahibi verdiği bu kıymetli nimetlere karşılık; bizden üç şey istiyor: Biri zikir, biri şükür, biri de fikirdir.”

“Başta, Bismillah zikirdir. Zikir, Allah (cc)’ı anmaktır. Allah (cc)’ı anmak inanan insanı Allah (cc)’a en kısa yoldan yakınlaştıran bir ibadet; insanı düşüncesizlikten, nefsinin arzularına uymaktan uzaklaştıran etkili bir reçete, etkili bir ilaçtır.”

“Sonda, Elhamdülillah şükürdür. Şükür, bütün iyilik, sağlık ve mutlulukta; giyecek, yiyecek ve içeceklerde asıl mal sahibini görmektir. Yani Allah (cc)’ı bilmek ve tanımaktır. Başta bedenimiz olmak üzere sahip olduğumuz her şeyin gerçek sahibi biz değiliz. Sahip olduklarımızı kaybetmekten korkarız. O nimetler ve güzellikler onları yaratan ve onların sahibi olan Allah (cc)’ın taahhüdü, garantisi altındadır. Bizim işimiz Allah (cc)’ın hazırlayıp, bize sunduğu sofradan yiyip içmekle teşekkür etmektir ki, buna şükür diyoruz.”

 “Şükürde herhangi bir zahmet, bir zorluk yoktur. Şükür, sahip olduğumuz malların, yiyeceklerin, giyeceklerin kıymetini, lezzetini, bereketini arttırır.”

Elif Öğretmen, Gül Dede’nin yorulduğunu fark etti. Kendisinin de okuduğu bir konu olduğu için, söz alıp Gül Dede’ye dinlenme fırsatı vermek istedi.

“Gül Dede, anlattıklarınızdan anladığım kadarıyla, şükür, verilen nimette, nimetin esas sahibini, O nimeti bizlere veren Allah (cc)’ı görmek demektir. Yani nimetlerin Allah (cc) tarafından gönderildiğini bilmek ve Allah (cc)’ı tanımak demektir. Nimetleri vereni görmek ve tanımak, nimetin yok olmasından meydana gelecek üzüntüyü de engeller, uzaklaştırır, yok eder.

Tülay Hanım: ”Nasıl Yani? Demek zorunda hissetti, kendisini.

Elif Öğretmen, Tülay Hanım’ın aklından geçen soruyu sesli olarak tekrarladı ve cevap vermeye çalıştı: “Nimetleri vereni görmek ve tanımak, nimetin yok olması ile meydana gelecek olan üzüntüyü nasıl yok eder?

“Sorunuz bu, değil mi? Tülay Hanım”

Tülay Hanım “Evet aynen bu” dedi.

“Nimetleri vereni görmek ve tanımak; nimet yok olsa da bu nimetleri bize veren nimetlerin asıl sahibinin o nimetlerin yerini boş bırakmayacağını, misliyle dolduracağını bilmek anlamına da gelir. Dolayısıyla üzüntüye gerek kalmaz. Üstelik endişe ve üzüntü olmadığı için lezzetin artmasına da neden olur.”

“Örnek ile açıklamak gerekirse; Bir işyeri sahibi, sattığı ürünlere ömür boyu garanti vermişse ve biz de iş yeri sahibini biliyor, tanıyorsak, aldığımız ürün bozulsa, kırılsa, çürüse de o ürünün değiştirileceğini biliriz, hatta bozulan, kırılan  ürünümüzün yerine daha yeni bir ürün alacağımızı bildiğimiz için, ürünü kaybetme endişesi, korkusu taşımayız. Biliriz ki, kaybettiğimiz ürün daha iyi bir şekilde yenilenecek.”

“Bu durumda insan o ürüne sahip olmaktan duyduğu lezzet artmaz mı?”

Tülay Hanım: “Tabii ki artar.” Dedi ve Elif Öğretmen’e teşekkür etti.

Gül Dede, katılımcılara teşekkür etti. “Herhalde konu anlaşılmıştır, zamanı verimli kullanıp İnşaallah bu gün Bismillahirrahmanirrahim konusunu bitirmek istiyorum.” dedi.

Konu, nimet ve lezzet olunca; Şükran Hanım söz alıp bir soru sormak istedi:

“Gül Dede, son yıllarda ülkemizde maddi imkanlar arttı, çok zengin sofralar kuruluyor. Bu konuda ne demek istersiniz.  

Gül Dede: “Bu konuya kısaca şöyle cevaplayayım; insanın, israf etmemek şartıyla, şükür görevini yerine getirmek, Allah (cc)’ın ikramının farkına vararak, türlü türlü nimetleri tatması; kimden ve nereden geldiğini tanımak şartı ile helal lezzetleri tercih emesi doğru ve meşru bir davranıştır.” Dedi.

Gül Dede etkinliğin ana temasına döndü:

“Ortada, bu kıymetli, değerli harika sanat eseri olan nimetlerin bir tek, sahibi olan; hiç kimseye muhtaç olmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah (cc)’ın gücü ve kuvvetinin bir hediyesi olduğunu düşünmek olan fikirdir.”

“Kâinatın kusursuz yaratılması ve insanın kusursuz olarak yaratılan bu kainatın üzerinde düşünebilecek donanım ve yeteneğe sahip olması, insanın Kâinattaki bütün varlıklar üzerinde düşünmesi gerektiği içindir.”

Büşra, fikir konusunu anlamakta zorlanıyordu. Söz alıp, sordu: “Gül Dede, bu konuyu anlayabileceğimiz şekilde biraz daha açıklayabilir misiniz?”

Gül Dede, notlarına baktı, buna bir örnek vermek gerekirse: “Bir kaynak, bir güç tarafından yeryüzünün türlü türlü hediyeler ile doldurulduğu; zengin bir sofra hazırlandığı, ayrı ayrı lezzetli yiyecek ve içecekler ile donatıldığı ve her yıl her mevsimde bu nimetlerin yenilendiği, insanlara gönderildiği, bütün o yiyecek ve içeceklerden yararlanılması için insanlara bu yiyecek ve içecekleri tadacak, bunlardan lezzet alacak duyular, duygular iştahlar ve ihtiyaçlar verildiği herkes tarafından görülüyor, biliniyor ve anlaşılıyor. Değil mi?”

“Buna itiraz etmek mümkün müdür? Hayır, değildir. İşte bu nimetlerin görülmesi, fark edilmesi, düşünülmesi, saygı gösterilmesi fikirdir.”

Gül Dede, Büşra’ya dönerek, “Biraz da olsa anlaşıldı mı kızım?” diye sordu.

Büşra: “Anlamaya çalışıyorum, ama paragraf çok uzun...” deyince, bazı veliler tebessüm etti.

Gül Dede: “Haklısın Büşra ‘zikir’ ve ‘şükür’ daha kolay anlaşılıyor da ‘fikir’ daha zor galiba…” Dedi. Yeni bir örnek ile ‘fikir’ konusunu tekrar açıklamaya çalıştı: “Maaşallah ülkemizde türlü türlü sebze ve meyve var. Çilek, muz, kiraz… Bunların Allah (cc)’ın ilmi, iradesi ve kudreti ile aklı, şuuru olmayan toprağa dikili bir kuru ağacın dallarına takılarak yaratılıp insana sunulması ayrı bir harika, ayrı bir husus; insanın bu meyvelerin güzelliklerini görmesi, bunları görmekten haz duyması, güzel kokularını fark etmesi ve kokuları alabilmesi, bu meyvelere karşı iştahının olması, dişlerinin bunları kolayca çiğneyebilmesi, mide ve bağırsaklarının bunları hazmedebilmesi, vücutta birçok organının bu sebze ve meyvelere ihtiyacının alması, nihayet bu meyvelerden elde edilen enerji, mitamin, mineral vs.’nin ihtiyacı olan hücrelere ulaştırılması başlı başına Cenab-i Allah (cc)’ın ilim, irade ve kudretinin bir başka boyutu bir başka yansımasıdır.

İşte bütün bu hikmetli harika sebze ve meyvelerin yaratılışlarının farkına varmak, düşünmek, bunların Allah (cc)’tan olduğunu bilmek fikirdir. Tabii ki, sadece sebze ve meyve değil; nehirler, dağlar, denizler; yağmur, kar, dolu da en küçük sinekten gergedana kadar hayvanlar alemi de; Ay, Güneş ve yıldızlar da böyledir. Bütün bu varlıkların yaratılışları, faydaları, görevleri hakkında düşünmek ve Allah (cc)’ın yüceliğini fark etmek fikirdir. Düşünmek ve fikir etmek  insana verilmiş bir özelliktir. Dolayısıyla da çok çok değerli bir iştir, etkinliktir. İbadet gibidir. Peygamberimiz (sav) buyurmuşlar ki; “Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibadet (nafile ibadet) hükmüne geçer.”

Gül Dede Büşra’ya baktı, “İnşaallah anlatabildim, sevgili kızım.” Dedi.

Şükran Hanım’ın aklına, daha dün okuduğu güzel bir örnek geldi: “Gül Dede, biliyorum zamanımız az ama, sizinle bir örnek daha paylaşmak istiyorum: Bir padişahın kıymetli değerli bir hediyesini getiren bir fakir adamın ayağını öpüp hediye sahibi Padişahı tanımamak ne derece düşüncesizlik ise, öyle de, nimetlere saygı gösterip, sevmek, ancak bütün bu nimetlerin asıl sahiplerini unutmak; yani düşünmemek bin derece daha düşüncesizliktir.” Dedi.

Gül Dede: “Teşekkür ederim, Şükran Hanım, ayrıca bu kadar kısa bir sürede bu örneklerin farkına varmanız, takdir edilecek bir durum. Tebrik ederim.” dedi ve konuya devam etti.

Bu dünyaya gelen insan, hayata hazırlanmak durumundadır. Bu hazırlık ailede başlar, anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite ve iş yaşamı boyunca devam eder. İnsan yaşamının her devresinde hayata hazırlık vardır. Bütün bu  süreçte, öğretmenini dinleyen, kitabını okuyan, derslerine çalışan, ödevini yapan, sınavlarını başarı ile geçen öğrenci ile; öğretmenini dinlemeyip, tembellik yapan, ders çalışmayan, ödevlerini yapmayan, sınavlara girmeyen veya başarısız olan öğrencinin durumu eşit midir? Eşit olabilir mi ?

Hatta okulu ve okulun sahibini tanımayan, kitaplarını almayan veya kendisine verilen kitabın kapağını dahi açmayan öğrenci ile kitaplarını okuyup başkalarının da sınıfını geçmesine yardımcı olan bir öğrenci aynı olur mu?   Olmalı mı? 

İnsanı hataya sevk eden en önemli nedenlerin başında, kendi nefsi, benliği gururu, kibri gelmektedir. Nefis, gurur ve kibir her zaman kötülüğü, fenalığı ister, insanı yanlış yola götürür.

İnsan bu dünyada aczini, zayıflığını, güçsüzlüğünü, çaresizliğini anladığı kadar; her şeye ve her şeyi yapmaya gücü yeten Allah (cc)’ın gücüne dayanır; yoksulluğunu, ihtiyaçlarını fark ettiği kadar da şefkat ve merhamet sahibi Allah (cc)’ın sevgisine, yardımına güvenir.

Bismillah, hem gerçek değeri bilinmeyen, kıymeti sürekli artan bir hazine; hem de bu hazineleri açan bir anahtar gibidir. Bu hazinenin bekçisi, koruyucusu Peygamberimiz Hazreti Muhammed (asm); birinci anahtarı ise Bismillah’tır.

Bismillah ile işine başlayan insan, ülkenin sahibi olan padişah adına padişahın koyduğu kanunlar ile hareket eder, O’na güvenir, kimseden korkusu kalmaz, kimseye minnet etmez. “Padişahımın adına, Padişahımın kanunları ile yapıyorum” der, her işi yapar ve her güçlüğe, zahmete, zorluğa dayanır. 

“Tomurcuklarım, Kıymetli Dostlarım, az önce Şükran Hanım’ın da dediği gibi,  padişahın kıymetli, değerli bir hediyesini getiren bir fakir adamın ayağını öpüp hediye sahibi Padişahı tanımayan aptal adam gibi olmamak için; Allah (cc) namına vermeli, Allah (cc) namına almalı, Allah namına başlamalı ve  Allah (cc) namına iş yapmalıyız.”

Son sözü Suna Hanım aldı: “Babacığım, Bismillah’ın gereğini, faydasını anlattınız. Bismillahirrahmanirahim’in yeryüzündeki bütün varlıklar üzerindeki etkisi gibi, insanların kalpleri, akılları üzerinde de tesiri olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet kızım Biz inanıyoruz ki, Bismillah ile başlayan sözler kalplere ve akıllara girmek için yol bulmaktadır. Kalpleri yumuşatmaktadır. Akılları ikna etmektedir. Dolayısıyla eşimiz, ailemiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız ve kısaca tüm sosyal ilişkilerimizde dahi Bismillahirrahmanirrahim demeliyiz.

Gül Dede artık sözlerini bitirmek istiyordu: Evet sevgili Tomurcuklar, kıymetli Kardeşlerim. Bismillahirrahmanirrahim gibi bir hazinenin bir kısım sırlarını sizlerle paylaşmaya çalıştım. Umarım başınızı ağrıtmadım.

Veliler söz alıp, Gül Dede’ye teşekkür ettiler. Özellikle Gül Dede’den kendilerine kitap tavsiye etmesini istediler. Gül Dede, bu konuda onları Elif Öğretmen’e ve Şükran Hanım’a yönlendirdi.

“Allahaısmarladık” deyip, okuldan ayrıldı.

Etkinliğin tadı, velilerin, Elif Öğretmen’in ve çocukların damağında kalmıştı. 

                                                                                           

 

 

 

 

 

 

 

EK-1



Bismillah

 

 

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü, ben nefsimi herkesten ziyâde nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim "Sekiz Söz"ü, biraz uzunca, nefsime demiştim. Şimdi, kısaca ve avâm lisânıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.

 

BİRİNCİ SÖZ


Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin -tâ şakîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.

İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi; diğeri mağrur. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kâtıü't-tarîka rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def' olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu.

İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: "Bütün mevcudât lisân-ı hal ile, "Bismillâh" der." Öyle mi?

Evet. Nasıl ki, görsen; bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi nâmiyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet nâmına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.

Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakkın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç "Bismillâh" der; hazîne-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.

Her bir bostan, "Bismillâh" der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.

Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar "Bismillâh" der, rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzâk nâmına en latîf, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar.

Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları "Bismillâh" der, sert olan taş ve toprağı deler, geçer. "Allah nâmına, Rahmân nâmına" der; her şey ona musahhar olur.

Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişâr etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor. Ve diyor ki: "En güvendiğin salâbet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-i Mûsâ (a.s.) gibi,ayet [3] -emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o

sigara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrâhim (a.s.) gibi, ateş saçan hararete karşı, [4]    âyetini okuyorlar."

Mâdem herşey mânen, "Bismillâh" der, Allah nâmına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi, "Bismillâh" demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gàfil insanlardan almamalıyız.

Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba, asıl mal sahibi olan Allah ne fiat istiyor?

Elcevap: Evet, o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise, üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.

Başta "Bismillâh" zikirdir. Ahirde "Elhamdülillâh" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan nimetler Ehad, Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.

Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de, zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip Mün'im-i Hakikîyi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah nâmına başla, Allah nâmına işle, vesselâm.

 


[1] Hazreti Musa (as)’ın asası gibi Allah’ın emrini yerine getirir ve taşları yarar (Bakara Suresi: 2/60).

[2] Hazreti İbrahim (as)’ ın atıldığı ateşten esenlikle kurtulması (Enbiya Suresi: 21/69)

[3] Asânı taşa vur!" dedik. (Bakara Sûresi: 60.)

[4] Ey ateş! Serin ve selâmetli ol. (Enbiyâ Sûresi: 69.)